Atatürk'e Bakış
Tanıkların Gözüyle Atatürk
İsmet İnönü — Devlet Kurucusu Atatürk
Atatürk'ün en yakın silah ve dava arkadaşı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci Cumhurbaşkanı — Orijinal PDF'i görüntüle
DEVLET KURUCUSU ATATÜRK
İsmet İNÖNÜ
“Türk Tarih Kurumu”muzun Büyük Atatürk için tertiplediği konferans serilerinden birincisini benim konferansımla açmayı tensip etmesini âlicenap bir teveccüh sayıyorum. Sayın Türk Tarih Kurumu Başkanımızın Genel Müdürle beraber lütfettikleri daveti eksiklerime bakmaksızın cesaretle kabul ettim, o vazife ile huzurunuzdayım.
Sayın Başkanımıza teşekkür ödevimi yerine getirdikten sonra başlayacağım.
Atatürk'ün bütün hayatında askerî kudretini, kumandan olarak büyük değerini dikkatle takip etmişimdir ve büyük bir kumandanın bilgi olarak ve karakter olarak vasıflarını Atatürk'te daima bulmuşumdur. Muharebelerde ve harita başında Atatürk'ün büyük kumandan olarak müdahalelerini, icraatını muhtelif vesilelerle dile getirmişimdir; anladığım ve duyduğum gibi. Bunun gibi, Atatürk'ün büyük kumandan olarak vasıflarını takdir ettiğim gibi, siyasî kudretini, siyasî vasıflarını kumandanlığının da üstünde gördüğümü daima belirtmiştim. Bu kanaatle bu konferansa başlıyorum. Atatürk'ün bugün size kumandan olarak büyük vasıflarını, memlekete büyük tesirlerini ve hizmetlerini dile getirmeyeceğim, devlet kurucusu olarak siyasî vasıflarını anlatmağa çalışacağım.
Mondros Mütarekesinden başlıyorum. Mondros Mütarekesi yapıldığı zaman İstanbul'daydım. Ben, muharebeden hasta olarak dönmüştüm ve az bir müddet sonra Harbiye Nezareti Müsteşarı olmuştum. O esnada Mondros Mütarekesi yapılmıştı. Bulunduğum vazifede mütareke ile görevli olanlar, müzakerelerden haber verenler ve haber alanlar bizim çalışma ortamımızın tamamıyla dışındaydı. Bize Mondros Mütarekesi hiç bir suretle gelmez ve anlatılmazdı. Yalnız bir heyet gitmişti ve Mondros Mütarekesi yapılmıştı. Bu, İstanbul muhitinde ilkönce olumlu bir tesir yaptı. Muharebenin büyük yenilgiyle bitmiş olmasına karşı, ilgili devletler içinde Türklerin en insafsız muamele görenlerinden biri olmadığı, olmayacağı, aksine Türk devletiyle dostluğa önem veren bir anlayışın tatbikatını göreceğimiz zannı yaygın idi. Atatürk bu esnada Yıldırım Ordularının başında bulunuyordu. Mütarekeyi o, cephe kumandanı olarak muharebe meydanında öğrendi. O zaman hatırladığıma göre ve sonradan kendisinden dinlediğime göre, mütareke hakkında ilk şüpheleri gösteren Atatürk olmuştur. Mütareke tebliği bizim ordulara yapıldığı gibi, karşımızda bulunan ordulara da yapılmış olduğu için, yahut olacağı için, kumandanların mütareke tatbikatında pek teklifsiz ve taahhütsüz hareket ettiklerinden Atatürk ilk andan itibaren şikâyetçi olmuştu. Onun şikâyetini, İstanbul'daki idare daha ziyade biraz güç beğenen mizacının tabiatına hamlederek zaman ile mütarekenin hafifliği umumî efkârda iyice anlaşılacaktır ümidi korunuyordu. Böyle başladı mütareke ve bir müddet sonra Atatürk, mütareke tatbikatı şikâyetleri içinde kendisi barınamaz hale geldi ve cepheden ayrıldı, istifa etti. İstifa edip ayrılmasını zaten İstanbul hükümeti de o zamanki siyasî şartlar için bir kolaylık farz etti. Atatürk kendisiyle İstanbul'daki hükümetler arasında mütareke ile gelen meseleleri değerlendirmekte farklı düşünen bir zihniyet olarak ilk anda vaziyet almış oluyordu; bu durumda İstanbul'a geldi. Atatürk, mütareke ile teşekkül eden, mütarekeden evvel ve mütareke esnasında işbaşında bulunan hükümette vazife almak arzusunda idi. Zannediyorum bunu istemişti de (o zamanki sadrazamdan). Bunu arzu ediyordu. Kendisine münasip bir dille hükümetin teşekkül ettiği bildirilmiş, bu ortam içinde Atatürk İstanbul'a gelmiştir. Atatürk İstanbul'a gelişinden tekrar Anadolu'ya vazife alarak dönüşüne kadar (19 Mayısı hesap ederseniz, 31 Ekimden sonra mütareke yapıldığını düşünürseniz, 6 ay kadar bir müddet geçmiş olacaktır en çok); bu altı ay İstanbul'da bulunduğu zamanda sorumlu bir adam gibi siyasî hayat içinde çok engin ve faal bir çalışmaya girmiştir. Herkesle temas eder, dost düşman her muhite girer. Yapılacak, yapılan işler, gelecek işler ve kurtulmak için, kurtarmak için neler yapmak lâzım, taraftarları ile aleyhtarları ile her birisi ile uzun münakaşalar içinde vakit geçirirdi. Böyle bir hayat yaşadı.
Yeni sorumlularla tanışmaya ehemmiyet veriyordu. Hükümet kısa bir zamanda değişti ve o
İsmet İnönü tarafından 10 Kasım 1969 tarihinde Türk Tarih Kurumu tarafından düzenlenen Atatürk’ü Anma Töreninde yapılan konuşma. İsmet İnönü; “Devlet Kurucusu Atatürk”, Atatürk Konferansları III, Ankara, 1970, s.1-18
zamana kadar muhalefette kalmış olan Hürriyet ve İtilâf Fırkasının sorumluları hükümet başına geldiler ve doğrudan doğruya o fırkanın başlıca temsilcisi olan Damat, sadrazam olarak hükümete geldi. O zaman da Atatürk, o hükümetin ricali ile tanışmak için, meseleleri görüşmek için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır Bu görüşmeler içinde, memleketi idare etmekte olan ve gelecek meseleleri karşılayacak olan siyaset adamlarının ne çapta olduklarına teşhis koymaya önem veriyordu. Ümitli konuşmazdı. Konuştuğumuz zamanlar ümitli konuşmazdı; güçlüklerle başa çıkacak çapta olmadıklarından üzülürdü; karakterlerini ve geçmiş itiyatlarını mübalâğa ile değerlendirir; onların duygularına, acılarına nüfuz eder; geçirdikleri ayrılık devirlerinin tesirlerine kapılmalarından şikâyet ederdi. O zaman memleketin siyasî vaziyeti, gittikçe gerginleşen (iç politika olarak) bir seyir takip ediyordu. İttihatçılar hükümette iken Hürriyet ve İtilâfçılarla çok keskin ayrılmış bir halde idiler. Muhalefette bulunanlar, İttihat ve Terakkinin büyük bir yenilgisi ile işbaşına geldikten sonra, ilk iş olarak bütün çektikleri sıkıntı devirlerinin öcünü almak yoluna girmişlerdi; öyle görünüyorlardı. Atatürk bunların içinde bir tarafı tutmaksızın, hâdiselere doğru teşhis koymaya ve hâdiselere doğru teşhis koydurmaya çalışmıştır.
Bu müddet esnasında Atatürk orduda idi. Muharebelerden çok kesin tecrübeler geçirmiş, askerî itibarı, askerî vasıfları hiç bir tereddüt ve münakaşa götürmeyen yüksek bir seviye taşıyordu. O salâhiyetle her muhite girebiliyor, herkesle konuşuyordu. Siyasî bir kudretle çalışmak ihtimali azaldıkça, orduda tekrar bir vazife alarak memleket işlerine resmî bir surette karışmağa hevesli oldu. Bu nasıl olacak, bunu bilmeye imkân yoktu. Siyaset sahasında tecrübe etti; mümkün olmadı. Ondan sonra vazifesiz olarak İstanbul'da uğraştığı zaman, ne surette resmî bir vaziyete gireceğini kendisi de tahmin etmiyordu.
Son zamanlarda Atatürk için böyle bir fırsat çıktı. Kendisini Üçüncü Ordu Kumandanı yapmak için İstanbul Hükümeti ciddî bir ihtiyaç hissetti. Zannediyorum ki o zamanlar, bir defa dış siyaset çok gergin bir hale geldi. Nihayet Mayıs ortasında Yunanlılar İzmir’e çıkmışlardı. İşgalin bir kaç gün evvelin kadar ahval her tarafta ümitsiz görünüyordu. Bu müddet esnasında, Anadolu içinde karışıklık, asayişsizlik olacak ve sulh şartları bir de bu yüzden son derece ağır ve memleket için fena hale gelecek endişesi yaygın idi. Hükümet bu tesirlerin altında kalmış olacaktır. Tahmin ettiğime göre, Atatürk'ü dostları vasıtasıyla uzaktan gıyaben tanıyanlar, hükümet içinde nüfuzlu olan arkadaşları üzerinde de tesir yapmışlardır. Bilhassa içişleri Bakanı olan zatın (o zamanki zatın), Atatürk'ün bu Üçüncü Orduya tayininde taraftar olduğu söylenmiştir. O da, bir ucundan zannediyorum rahmetli General Ali Fuat Cebesoy'la münasebette idi. Mehmet Ali Bey isminde bir zat olduğunu sanıyorum.
Atatürk'e Üçüncü Ordu Kumandanlığını bu şartlar içinde, teklif ettiler. Üçüncü Ordu Kumandanı olacak, memleketin şarktaki ordusunu, ordu içindeki büyük nüfuzu ile idare edecek; böylece Karadeniz sahilinde ve şark havalisinde emniyetli, hem askerî bakımdan, hem asayiş bakımından emniyetli bir destek temin olunacak. Bu arzu ile kendisini intihap ettiler. İntihap edilir edilmez, Atatürk, vazifesinde muvaffak olmak için, memleketin şartlarına göre (askerî vaziyetle siyasî ve dahilî politika vaziyeti birbiri içine girmiş dolaşık bir haldedir) Ordu Müfettişi olarak icabında geniş bir bölgede valiler ile de muhabere etmek salâhiyeti lâzım olduğunu hükümete anlatmaya çalıştı. Birkaç gün de onunla uğraştı ve nihayet Yunanlıların İzmir'e girmesi havadisi 15 Mayısta meydana çıktıktan sonra, kendisi daha ziyade imkânlar sağlamak için müzakereyi uzatmaktan sarfınazar etti, hükümet de bir an evvel onu dışarı göndermek istedi. Şimdi artık bir an önce Anadolu'ya geçmeyi lüzumlu görüyordu ve kendisine böyle bir ihtiyaç duyulunca orada çalışması için lâzım olan şartları süratle sağlayarak gitmek fikrine kapıldı. Bunların hepsini göz önüne alarak memleketin içinde bulunduğu güç şartların getireceği ihtimallere karşı mümkün olduğu kadar kendisini teçhiz etmek, hazırlamak fikri, onda ilk andan itibaren işliyordu, diye kabul etmek lâzımdır.
Samsun'a 19 Mayısta çıktı. Çıktığı andan itibaren memleketin kurtuluşu için bir mücadeleye atılmış, fırsat bulmuş, geniş, serbest bir saha elde etmiş insan gibi, dilini açtı ve herkesi uyarmaya başladı. Tehlikelerden bahsediyordu, her tarafta düşmanların insafsız olduğundan bahsediyordu. Bu şartla Samsun'da konuşmaya başlayarak yürüdü ve Samsun'da hareketin başladığından itibaren de İstanbul Hükümeti ve İtilâf çevreleri, intihap ettikleri zatın hareketlerinin başka manalar taşıdığından şüphe etmeye başladılar. Sonra bana hikâye ettiklerine göre, Samsun'da
otomobillerine benzin tedarik etmekte bile müşkülât gösterdiler; Atatürk nerede ne buldu ise onunla hareket etti; Amasya'ya geldi; Amasya'da tekrar halkla, memleketin ileri gelenleriyle görüşüyordu; ümitle kendisini karşılayanlara her ümidi veriyordu. Ama herkesin zannettiği gibi, önümüzde kolay şartlar ve düşmanlarda insaf, hak veya adalet gibi hisler yoktu...
İçinde bulunduğumuz yerlerde Rumlar, Ermeniler faaliyettedirler; bunlardan ümit beklemek doğru olmayacağını açıkça telkin ediyordu. Sivas'a gelinceye kadar epey zaman geçti. Sivas'ta kendi üzerinde ve muhaberelerinden dolayı o kadar çok şüphe hasıl oluyor ki, Atatürk, Tokat'tan geçip Sivas'a geliyor, bu haber duyulunca Sivas'ta vilâyet idaresi, Vali Paşa, sorumlular, emniyet memurları, diğer sivil memurlar, toplantı halinde nasıl hareket edeceklerini, Atatürk'le nasıl münasebette bulunacaklarını müzakere etmeye başladılar. İyi münasebet kuralım, şöyle karşılayalım, veya böyle davranalım diye türlü fikirler; İstanbul Hükümetinden aldıkları şüphe verici talimatlara uygun olsun, büyük bir kumandan olarak geliyor ve görünüşe göre çok azimli de gelmiş. Dilini de tutmaz görünüyor. Onunla da ilk anda çatışacak bir vaziyet hasıl olmasın, onu da idare edelim, endişesi içinde toplanmış olarak vilâyet erkânı bir karar vermeden konuşurlarken içeriye bir emir adamı girer; “Mustafa Kemal geliyor, Sivas'a yakın gelmiş” der. Hep birden münakaşaya geçerler, ne yapalım derler, istikbal edelim, derler. İstikbale karar verelim derler, vali paşa başta olarak dışarı çıkarlar.
Bu bana Atatürk'ün bizzat anlattığı hikâyedir. Hakikaten dışarı çıkarlar, yarım saat evvel vilâyet konağında onun gelişini nasıl idare edeceklerini heyecan ile düşünen insanlar değil, hasretle onun gelişini bekleyen insanlarmış gibi güzel sözlerle birbirlerine kavuşurlar. Vali, Paşayı yanına alır, biraz özür dilemek ister, onu yanına alır, beraber gelirler ve orada kalırlar, orada toplanırlar; ondan sonra bir an evvel ordu merkezine giderler, orada bir takım muhavereler oluyor; kalacak mı, geri mi çağırılacak, kimsenin bildiği yok. Bu ihtimaller içinde, orada oyalanmaksızın Erzurum üzerine yürürler. Erzurum'a gelmesi Temmuzu bulur. Erzurum'a geldiği zaman ilk konuşmalardan sonra kendisinin ordu müfettişliğinden alındığını öğrenir. Kolordu Kumandanına da, vilâyete de tebligat yapılmış. Bunu, geldikten sonra mı, gelmekte olduğuna kesin kanaat geldikten sonra mı, şu anda takdir edemiyorum, öğrenince istifaya karar verir kendisi. Ordudan istifa eder, İstanbul'da Harbiye Nezaretine, sivil makamata, hepsine istifa ettiğini, bundan sonra milletin içinde bir ferd-i millet olarak çalışacağını söyler. Burada istifa etmesi, şimdiye kadar bir buçuk aydan fazla bir zaman zarfında Şarkta, Anadolu'da çalışmalarının kendisine temin ettiği mevki; Şarkta zaten zihinlerin Yunan işgalinden sonra, Ermeni emellerinden dolayı çok gergin bulunduğu bir muhit vardır. O muhit içinde, kendisinin ordu başından ayrılmış olması büyük bir hüzün yaratmıştır. Başka çare yok. Ordu başında durması mümkün değil; ama ordudan ayrılmış olduğu halde, kendi içlerinde bir evlâtlarıymış gibi büyük bir itibar ile muamele görür. Başta Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa büyük bir gösterişle, tam bir sadakatle bütün ordu erkânını yanına toplayarak Erzurum içinde Atatürk'ün bulunduğu karargâha doğru Kolordu Karargâhından gelir. Herkes, ne için geliyor, onun merakı içindeyken, gelir askerce selâm verir. "Kolordu emrinizdedir. Ordu kumandanı olduğunuz zaman hâkimiyetiniz ne ise, bizim size karşı borçlarımız ne idiyse, aynı surette itaatimiz devam ediyor, emir neferleriniz, vasıtalarınız, yerleriniz, hepsi Ordu Kumandanı bulunduğunuz zaman gibi emrinizdedir" tarzında geniş, mutlak bir teslimiyet ve itaat gösterir. Atatürk bunu bana kendisi anlatmıştır. Buraya (Ankara'ya) geldiği zaman çok minnetle bahsediyordu. Bu tarzda ordudan ayrılır, bu günler Erzurum'da bir kongre yapılmak isteniyor. Daha ziyade Şark vilâyetlerinin mukadderatını düşünecek bir kongre mahiyetinde olarak düşünülüyor. Atatürk'ü ilgilendiriyorlar, kendisi bu kongrenin içine giriyor, bu kongrenin tertipçisi, başı oluyor, bu kongreyi başarı ile nihayete erdiriyor; Şarkta ilk siyasî kongrede, beraberlik temin edilmiş oluyor.
Bunun bir özel ehemmiyeti vardır. Erzurum ve etrafı, mütareke şartları ile Vilâyat-ı Şarkiye iade olunduktan sonra Ermeni taşkınlıkları ile, zaten huzursuz bir haldedir; er geç tutuşmaya karar vermiş bir halk zihniyeti vardır. Atatürk bunların başında, o zihniyetin temsilcisi halinde bu kongreyi idare ediyor.
Şimdi Atatürk o zamana kadar ordu kumandanı olarak ve bir seneden beri, takriben bir seneden beri, İstanbul'da bir siyasî mevkide faydalar olabilir mi şartlarını aramakla meşgul iken ve bir resmî vazife yetkisi ile memleketin kurtuluşuna daha faydalı olacak zihniyeti hâkim iken, birden her türlü resmî imkânlardan ayrılmış olarak tam kendi tabiriyle bir ferd-i millet gibi, bir vatandaş gibi,
memleketin mukadderatı ile ve halk ile karşı karşıya, yalnız başına tehlikelerle karşı karşıya gelmiş bulunuyor. Bu andan itibaren Atatürk bir sivil önder olarak bir memleketin kurtuluşunu idare etmek durumuna geçmiştir. Burada Erzurum Kongresini bitirdikten sonra (23 Temmuz 1919 da oluyor), Sivas'a gidiyor, Sivas'ta gene bir kongre ihtiyacını duyuyor. Orada Eylül başları için bir kongre tertip ediyorlar.
Bu kongre bütün memleket için yapılıyor. Sivas'ta bulundukları zaman iktidardan ayrılmış, azledilmiş bir insan olduğu halde bütün bu bir buçuk ay zarfında seyahatleriyle ordu içinde, halk içinde yaptığı temaslarla bir sivil otorite haline gelmiş oluyor. Orada kendisine, kongre için (düşünmeli ki hükümet başında Damat hükümeti var), orada kongre için resmî mektebin salonunu verebiliyorlar. Sivas kongresi neticeleri daha önemlidir. Bütün memlekette mücadeleyi idare etmek bakımından ve Atatürk'ün devlet idaresi için geniş bir otoriteyi fiilen elde etmesi bakımından.
Sivas kongresi şu zamanda yapılıyor: Memleket müdafaası için dört tarafta teşekkül etmiş olan Kuva-yi Milliye'nin birbiriyle irtibatları yoktur. Teşkilât Trakya'da vardır, Şarkta vardır, Garbın muhtelif yerlerinde vardır, Fransız hududunda vardır. Birbirinden ayrı teşkilât halindedirler. Atatürk, Sivas Kongresinde "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adında bütün bu müdafaa teşkilâtlarını, kendi murahhasları vasıtasıyla beraber karar vermiş olarak, bir araya getiriyor. Adamlar buraya geldikleri zaman salâhiyetleri (bu kadar meseleleri düşünmüş olarak) salâhiyetleri mevzu-i bahs değil, var mıdır yok mudur? Bütün bunları düşünmeli. Cemiyetin idaresi ve bir devlet halinde salâhiyet sahibi olarak işi yürütmek düşüncesi ve kudreti bir insanda ne kadar kemal sahibi olmalı ki, ilk iş olarak bütün bu dağınık kuvvetleri bir yere toplamak lâzım, bunu düşünüyor, hepsi karar veriyorlar ve kararı tebliğ ediyorlar. Herkes zaten öyle düşünüyormuş gibi her taraftaki müdafaa teşkilâtı, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin birleşmesi ile bir yerde toplanmış oluyor. Bu hale getiriyor. Dahası var, bir de Heyet-i Temsiliye seçiyorlar, bu Heyet-i Temsiliye bütün memleket için seçiliyor ve bu Heyeti Temsiliye Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin idaresine, ve memleket her taraftan muharebe halinde, mücadele halinde olduğu için, memleketin her tarafında millî mücadelenin idaresini Heyet-i Temsiliye başında bulunan Atatürk'ün eline, milletin kararı ile, bir konferansın kararı ile, her taraftan gelmiş adamların. kararı ile verilmiş oluyor ve otoriteyi alıyor.
Bu şekilde hâdiselere bakıldığı zaman, sivil bir kılavuz ve önder olarak büyük bir mücadeleyi ilk andan itibaren bir devlet başında gibi düşünüp teşkilâtlandırmak kuvveti kendiliğinden meydana çıkar.
Bütün bu hâdiseler İstanbul'da Damat Ferit hükümetinin değişmesine sebep oluyor. Yeni hükümet ilk iş olarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin başkanı olan Heyet-i Temsiliye Reisiyle temasa gelmeye karar veriyor. Ali Rıza Paşa Hükümeti, kendi Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı memur ediyor, Atatürk'le aralarında mülakat tertip ediyorlar, Amasya'da görüşüyorlar.
Salih Paşa hükümetiyle, Salih Paşa'yla Amasya'da bir kaç gün, zannederim iki üç gün görüşüyorlar, protokoller yapıyorlar; bir kısmını imza ediyorlar, bir kısmı mahrem kalmak üzere imza edilmesin diyorlar. İmza ettikleri de, imza etmedikleri de önemlidir; resmen padişahın, saltanatın salâhiyet sahibi hükümetinin murahhası ile Anadolu'da Heyet-i Temsiliye Başkanı, haricî ve dahilî memleketin bütün meseleleri üzerinde müzakere yapıyor ve kararlar alınıyor.
Konuşulmayan, ilân olunmayan, imza edilmeyen kararlar için de, gelecek günlerde murahhas heyetler nasıl olacak, gelecek günlerde memleketin müdafaası ve büyük tehlikeler karşısında idaresi nasıl olacak, buna ait hükümler var. Bir tarafta İstanbul Hükümetinin vekili olan zat bunları hükümete aktaracağını söylüyor; bir taraftan da kendisi Anadolu'da onları tatbik ettireceğini söylüyor. Otorite sahibi, elinde kudretleri olan bir devlet reisi gibi taahhütler alıyor ve taahhütler veriyor. Bunun neticeleri de tabii çok olumlu ve tesirli olmuştur. Fiilen Anadolu'da askerî mücadele ve sivil idare üzerinde. Askerî idare doğrudan doğruya kumandanlıklarla işbirliği sebebiyle daha çok yürüyor. Sivil idare türlü vasıtalara tesir ederek her taraftaki sivil memurların mukavemetleri, idareleri, anlayışları nispetinde yürüyor. Bir Heyet-i Temsiliye'den alacakları emirleri tam bir dikkatle yapmak sorumluluğu hiç kimsede yok. Ama herkes hali idare etmek, istikbali düşünmek kaygıları içinde bir dereceye kadar Heyet-i Temsiliye Başkanının tesiri altında kendilerini hissediyorlar.
Atatürk, Salih Paşa görüşmesinden sonra 27 Aralık'ta Ankara'ya geliyor. Salih Paşa ile görüşülen şeylerden birisi, seçim yapılmasıdır. İlk meclis dağıtılmıştır, Padişah tarafından. Şimdi memleketin içinde bulunduğu şartlara göre, meclisi, millet meclisini toplamak lâzım olduğuna beraber karar veriyorlar. Salih Paşa ihtiyacı İstanbul'a götürecek; daha fazlası var. O, "meclisin İstanbul'da toplanması tehlikelidir, onu Anadolu'da toplamak lâzımdır". Bunu da münakaşa ediyorlar. Salih Paşa bunu taahhüt ediyor, "kendi şahsım namına" diyor. ''Yalnız bunu hükümete nakledeceğim, ne yapacaklarını, ne karar vereceklerini tayin edemem, ama ben anlıyorum" diyor "bu sebebi". Meclisi Anadolu'da yapmak lâzımdır, diyor. O gittikten sonra hakikaten seçim kararını veriyor İstanbul Hükümeti. Anadolu'da Ankara'da bulunduğu zaman seçimlerin yapılması için her tarafta memleket uyarılıyor. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, seçimlerde ilerici ve propaganda yapıcı başlıca unsur olarak çalışıyor. Meclis, büyük çoğunlukla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtının taraflısı olarak seçiliyor. İstanbul'a gönderiliyor. Bu gidenlerin hepsi mümkün olduğu kadar hepsi Ankara'dan geçerlerdi ve bunların hepsine Atatürk telkinlerini söylerdi. Atatürk Sivas Kongresinde kabul edilmiş olan sulh esaslarını, ondan sonra Meclisin Anadolu'da toplanması fikrini hemen hepsi ile münakaşa etmiştir. "Çalışırız" derler, mebuslar giderler. Sonra Atatürk İstanbul'da meclisin, İstanbul'da Mebusan Meclisinin teşkil edeceği siyasî grubun Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu olmasına ehemmiyet veriyordu. Bir de bunu telkin ediyor.
Meclis bir müddet çalıştıktan sonra nihayet dağıldı, dağıtıldı İtilâf Devletleri tarafından. Onun içinde bulunan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başlıca üyelerinin, Rauf Bey'den başlı-yarak bilinen şahsiyetlerin hemen hepsi toplandı, dışarı, Malta'ya götürüldü, hapsedildi. Ağır bir dehşet havası içinde İstanbul'un İşgali ilân olundu.
İstanbul'daki mecliste, meclisin Anadolu'da toplanması fikri yürümedi, yürüyemedi. O zamanki, umumî anlayışa, siyasî anlayışa göre, İstanbul politikacılarının içinde bulundukları tehlike hissinin değerlendirilmesi şu şekilde idi. İstanbul'dan çıkmak, meclisin İstanbul'dan çıkması, Türklerin İstanbul'dan vazgeçmesi demek olur. Hâlbuki tüm İslâm âlemine karşı, İtilâf Devletleri İstanbul'u Türklerin elinden almak gibi bir harekete teşebbüs edemezler, İslâm âlemi buna imkân vermez. İstanbul'da Türkler böyle düşünüyor, güya diğer İslâm memleketleri de böyle düşünüyorlar. Ama biz kendi elimizle meclisi İstanbul'dan dışarı çıkardığımız zaman İstanbul'la alâkamızı kesmiş ve bunu düşmanlara teslim etmiş oluruz. Bu kadar büyük bir mesuliyeti, tehlikeyi kimse göze alamaz. Onun için İstanbul'da sonuna kadar tutunalım duralım. İyi niyetlilerini, iyi düşünenlerini söylüyorum. Bu niyette olanlar İstanbul üzerinde bir görüşmeyi, böyle Anadolu'ya gitme tarzında bir muamele yapmayı tasvip etmiyorlardı, etmezlerdi. İstanbul'un işgali üzerine, şimdi şunu söyleyeyim. Atatürk İstanbul Meclisinden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu kurulsun dedi, bunu yapamadılar, Felahı Vatan Grubu yaptılar. Atatürk İstanbul'da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulsun ve Meclis Başkanlığına da kendisini seçsinler isterdi. Bunu da arzu ederdi, bundan tabii büsbütün gözleri korkmuştur. İşgal olunca Atatürk, Meclis Reisi olmadığı halde, Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatı ile, millet meclisinin bir an evvel Anadolu'da toplanmasını kendi iradesiyle memlekete ilân etmiştir. İstanbul'da düşman taarruzuna uğramış bir meclis dağıtılmıştır, millet kendi haklarını muhafaza etmek için talihini, derdini görüşmeye, karar vermeye mecburdur. Oradan kurtulanlar gelecek, gerisinde millet meclisinin eksiği şu tarzda tamamlanacaktır. Kumandanlar çalışsın, ilân olunsun, millet meclisi toplansın, demiş ve millet bunu pek tabii görmüş, her tarafta millet meclisi seçimine geçilmiş ve millet meclisi kurulmuştur. 23 Nisanda bunların hepsi buraya geldiler. Bunun adı ne olacaktır? Uzun boylu görüşüldükten sonra İstanbul Meclisi olmayacaktır bu, büsbütün başka anlamda heybetli bir meclis olacaktır; en güzel isim olarak "Büyük Millet Meclisi" bulundu, adı verildi. Büyük Millet Meclisi olarak kuruldu.
Anlaşıldı ki Atatürk Millet Meclisi er geç gelecek, toplanacak, nasıl işe başlayacak, nasıl yapacak, bunların hepsini düşünmüş, zihninde hazırlamıştır.
Daha evvelce düşünülen ve alınması gereken bütün tedbirleri almış olarak, hazırlanmış olduğuna misal olarak her teşebbüste her tarih safhasında örnek bulunabilir.
Gayet tabii şekilde Büyük Millet Meclisi toplandı, Atatürk nutkunu söyledi ve ilk kararları aldılar. Meclisin meşruiyetine kim dil uzatırsa ve kim meclisi tanımazsa hareketin kanunî
müeyyidelere bağlanması ilk kararlardan ve icraattandır. Böyle bir düzen kuruldu, B. M. Meclisi, Vahdet-i kuva meselesi de o andan itibaren meydana çıkmıştır. Padişah dışarıda. O zamana kadar bir iktidar nereden kuvvet alır ve kimden alınan yetkilerle çalışır, bunların hepsinin usulleri bellidir; yetkiler dinî hükümlerden gelir, kanunî hükümlerden gelir, padişahın salâhiyetinden, geleneklerden gelir, bunların hepsinin üzerinde bir başka şey, "hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir", millet kendi işlerini kendisi görür, tek kuvvet, tek başına kuvvet, her kuvvet mecliste olduğu için kanun yaptığı gibi memleketi de idare eder. Herkes idare edemeyeceği için vekiller tayin eder. Ve her vekili de ayrı tayin eder, memnun olduğu müddetçe tutar, memnun olmadığı zaman bırakır. Bu tarzda vahdet-i kuva'ya müstenit-bir milletin kayıtsız şartsız hâkimiyeti esası içinde meclisin her meseleyi kendisi halletmesi şartlarında B. M. Meclisi çalışmaya başladı. Bunun nasıl cendere olduğunu tecrübeler gösterdiği gibi, her memleket tarihinde böyle tecrübeler geçirmiştir. O zaman söylerlerdi bize, bu usul yabancılarla temas ettiğimiz vakit, devam edebilir mi, devam edecek midir, hiç şikâyetimiz yok derdik, biz. Pek güzel devam ediyor ve her işimizi de pek güzel görüyoruz. Vergi almaktan, asker almaktan, diğer devletlerle temasa geçmek ve memleketi müdafaa etmeye kadar memleketin her ihtiyacını isabetli tedbirlerle yerine getiriyoruz kanaatindeydik, bunu açıkça ve inançla söylerdik. Yabancılara da böyle söyledik. Şüphe gösterirlerdi, biz yürekten iman ile müdafaa ederdik.
Bundan sonra tekrar İstanbul Hükümeti büyük bir faaliyete geçti. İstanbul'un işgali, meclisin dağıtılması, bu darbeler Yunan işgali darbesi içinde zaten müdafaa kuvveti uyandığı kadar ümitsizliğe düşenler de çok olduğu için yeni bir darbe ile Anadolu'da milletin duyguları geniş ölçüde sarsılacaktır, tahmin olunuyordu. Bu sarsılış duygularını bir de harp neticeleriyle tamamlamak mümkün görünüyordu, İtilâf Devletlerince ve İstanbul Hükümetince. Onun için İstanbul Hükümeti B. M. Meclisi idaresine karşı hakikî bir sefer açtı. Bu sefer iç isyanlar şeklinde meydana çıkmıştır. Her tarafta bir takım isyanlar çıkıyordu. İstanbul Hükümetiyle, yabancılarla teması olan bölgelerde bu isyanlar doğrudan doğruya üniformalı, teşkilâtlı askerî kuvvetlerle destekleniyordu. Kuva-yi inzibatiye denilen, Anzavur çeteleri dediğimiz muntazam milis kuvvetleri idi ve Kuvay-yi inzibatiye namı altında teşkilâtlı ordu kuvvetleriydi. Her tarafta B. M. Meclisi idaresine ve ona itaate karşı muharebe başladı. Nisanda B. M. Meclisi açıldı. Hemen hemen o senenin nihayetine, Aralık ayına kadar İzmit havalisinde, İstanbul yolu üzerinde, Bolu havalisinde, Sivas, Samsun arasında, Şarkta; tabii Fransızlar aşağıda muharebe ediyorlar; Adana'da, hakikî bir sefer içinde bulunuyoruz. Bunların dışında kalan her yerde ya düşmanla muharebe ediliyor, ya içerdeki isyanlarla uğraşıyoruz. İstanbul Hükümetinin bu muharebesiyle İtilâf Devletlerinin dış kuvvetlerinin muharebesi arasında hakikî bir ahenk kurulmuştur. Birisi hareket eder, evvelâ ister istemez ele geçen kuvvetler, şuradan ve ister istemez buradan cephelerden de alınarak isyan yerine yetiştirilir. Onlar orada uğraşırken, zayıf veya boş bırakılan cephelerde yeni bir adım, yeni bir hareket vuku bulur. Askerî mesele olarak bir müşahede vardır; bu iç isyanlar yani İstanbul Hükümetinin ve Padişahın açtığı seferle Kuva-yi Milliye hareketinin nihayete ereceği ümidi ciddî olarak vardı. İtilâf Devletlerinde vardı, İstanbul Hükümetinde vardı. Buna dair Anadolu'da muhtelif yerlerde bulunan İtilâf subayları ile konuşulurken Fransız subayları, İngiliz subayları bunu telkin ederlerdi. Birbirleriyle uğraşırken iç isyanlar içinde bu hareketler sona erecektir, ümidini beslerlerdi. Bu iç isyanlar devri atlatıldı geçti, yani İstanbul Hükümeti açtığı harpte mağlûp oldu ve çekildi. Bu sefer doğrudan doğruya yabancı devletlerin işgal kuvvetleriyle askerî seferler devri daha açık ve bariz olarak başladı. Daha açık olması B. M. Meclisi Hükümeti'nin bütün kuvvetleriyle düşman istilâ kuvvetleriyle uğraşması şeklinde tecelli etmiştir. Bu esnada düşmana karşı ilk aldığımız büyük ve müspet netice, Şarkta Ermenistan'a karşı açılan seferde olmuştur. Bu sefer Türk kuvvetlerinin tam bir muvaffakiyetiyle neticelendi ve bunun neticesi, evvelâ hudutta, sonra Ruslarla siyasî münasebet şeklinde siyasî muahede yapılarak alınmıştır.
B. M. Meclisinin ilk yaptığı işlerden birisi, memleket içinde hâkimiyeti tesis etmek gibi, Sovyet Rusya ile de karşılıklı resmî tanışma ve muahede yapmak olmuştur. Gene bu esnada bir siyasî temas olarak Fransızlarla Antep cephesinde bir mütareke yapılmıştır. Mütareke üç dört gün sürmüştür. Diğer bir Fransız generalinin Zonguldak vilâyetinde mütareke hükümlerini tanımayarak harekete geçmesiyle her iki taraf da bozulmuştur. Bunları anlatmaktan maksadım, Ruslar bizi tabiatıyla bir devlet olarak tanıyordu, Fransızlar B. M. Meclisi Hükümeti ile ancak asker olarak temas ettiler. İngilizler temaslarında, onların meşhur bir siyasî tedbirleri vardır, kontrol eden otorite
ile temas ederler. Herhangi bir yerde böyle bir vaziyet çatallı olursa, nerede kontrol kimin elinde ise, kontrol eden kudret sahibiyle temas ederler.
Şarktaki zaferlerden sonra Garpta zaferler başladı. Garpta zaferler derhal siyasî temasları tahrik etti. İnönü muharebeleri. Birinci İnönü Muharebesinden sonra Londra Konferansına çağırdılar. İstanbul Hükümetini de beraber çağırdılar. Münakaşa oldu. Atatürk'le siyasî münasebete gelindiği zaman İstanbul Hükümeti'ni İtilâf Devletleri daima beraber bulundurmaya çalışırlardı. İstanbul Hükümeti buna çok önem verirdi. Atatürk de her defasında B. M. Meclisi Hükümetine ortak vaziyetinde bir otoriteyi kabul etmemek için sonuna kadar ısrar eder, sebat ederdi. Nihayet bir şekil bulundu. Meselâ Londra Konferansına gidildiği zaman İstanbul Hükümetiyle bir anlaşma olmaksızın bizi çağırmışlardır. Bizden bir murahhas heyet İstanbul'a uğramaksızın Londra'ya gitmiştir. İstanbul'dan davet olunan heyet de oraya gelmiştir. Konferans içinde Türkiye'den iki heyeti bir araya İngilizler getirmişlerdir. Birbirleriyle hiç bir meseleyi görüşemez bir halde. Londra Konferansı esnasında bir sahne oldu. İstanbul Hükümeti konuşuyor, sonra Anadolu'daki hareketlerden bir söz geçeceği zaman, Sadrazam Tevfik Paşa heyet reisi olarak "söz Anadolu'ya aittir, onların salâhiyetleri vardır, biz bu hususta söz sahibi değiliz" diye sözü kendiliğinden bizim heyete nakletmiştir; bu bütün Anadolu'da, Mecliste, hepimizde büyük bir vatanperverlik işareti olarak değerlendirildi. Çok minnettar olduk adama. Halbuki aslında adam eski bir diplomat olarak zaten iki taraflı bir idareyi kabul ettirmiş vaziyette; devletin sorumluluğu, idaresi kendilerindedir, Anadolu'da bir ordu vardır, onlar da uğraşıyorlar. Onlarla da kendileri hasım değildirler. Beraber çalışıyorlar, karar ve hüküm kendilerindedir, tarzında bir birleşik siyaset takip ettiğini zannediyor.
Rahmetli Sadrazam Tevfik Paşa'nın o zaman bizi çok müteşekkir eden Londra Konferansı'ndaki tutumunun değerini bu mülâhazalarla azaltmak istemem. Çünkü diğer misaller de vardır, onlar bu kadar dikkat de göstermezlerdi. Tevfik Paşa'nın gene bir değeri ve teşekkür edilecek tarafı vardır. Ama aslında İstanbul Hükümeti'nin varlığını azaltacak hiç bir muamele yapmadıkları kanaatini besliyorlar ve tatbik ediyorlar kanaatinden mülhemdirler. Bağlı oldukları saltanat hukukunu koruyorlar, bununla vatanseverliği ve Anadolu'dakilerin gayretlerini mezcetmek çaresini mahirane bulmuş olduklarını zannediyorlar. Böyle bir ruh haleti içinde beraberliği gösteriyorlardı.
Şimdi, bu zamandan Büyük Taarruza kadar İtilâf Devletleriyle muhtelif siyasî temaslar ve telkinler olmuştur. Bir teklifleri daha vardır, Anadolu ile anlaşmak için. Bu orta teklifler daima Yunanlıların İzmir'de kalmalarını esas tutar, kesin kararı zamana talik eder, bir takım, çarelerle esası bize kabul ettirmeye çalışır. Böyle teklifler, asıl mühim olanı, İtilâf Devletleri Anadolu'daki idareyle, B. M. Meclisi idaresiyle bir anlaşmaya, sulh ile bu ihtilâfı neticelendirmeye heveslidirler, razıdırlar, hazırdırlar. Ama Anadolu'daki idare hırçın ve inatçı olmasa. Bu kanaati de telkin ederek memlekette tesir yapmaya çalışırlar. Taarruz ihtimali şüpheli görüldükçe askerî zaferin kesin olarak elde edilmesi tabiatıyla zihinlerin daimî bir kaygısı ve kuşkusu içinde bulundukça bu çeşit siyasî temasların, telkinlerin yapıcıdan ziyade insanı teslimiyete sevk eden önemli bir tesiri vardır. Bundan nihayete kadar istifade etmişlerdir. Bunların ordu üzerinde, memleket üzerinde tesiri daima olmuştur ve olabilirdi. Bunların her birinin zuhurunda Atatürk yalnız başına ümitsiz mücadeleler yapmıştır. Orduya geldiği zaman anlatır, yeni bir teklif, yeni bir müracaat varmış, anlaşıldı, onlar da işin iyiye varmayacağını anladılar, bir hal şekliyle bundan çıkalım, nasıl hal şekli bulacağız, kim münakaşa etmek isterse, Atatürk bunların karşısına çıkar, esas olarak İzmir'de kalacaklar, aldıkları yerleri alacaklar, şimdi bunu memlekete hazmettirmek, kabul ettirmek için nasıl yumuşatıcı veya bir dereceye kadar hafifletici çarelerle bu silâhlı çatışmaya son verebilirler, gayret, araştırma bundan ibarettir. Biz böyle bir zemine girdiğimiz vakit hiç bir şey kazanmamış, şimdiye kadar çektiğimiz eziyetleri heba olarak çekmiş oluruz. Onun için ümit vardır, nihayete kadar dayanalım, mutlaka muzaffer olacağız. Böyle bir kanaati kendi yüreğinde sarsılmadan taşımak ve onu bütün tereddütlere karşı inandırarak, yalnız inandırarak, yüreğinden inandırarak nihayetine kadar dayandırmak, olur olmaz insanın ne yapabileceği, ne düşünebileceği bir iştir. Atatürk'ün varlığını, çektiğini, ve tesirini, Millî Mücadeledeki askerî sahadan bahsetmiyorum, görüyorsunuz, Muharebe meydanlarında, askerî teşkilâttan, askerî plânlardan bahsetmiyorum. Sırf siyasî idareden, devlet idaresi şartlarından ve zamana göre her türlü müeyyidelere malik olan bir İstanbul Hükümeti karşısında Anadolu'da kurulmuş bir millî devleti, millî devlet olarak memlekete mal etmek için ne
güçlükler, ne fedakârlıklar göze almak lâzım-geldiğini hesap ederek düşünmenizi isterim.
Hükümet bu tarzda teşekkül eder; meclis hakikaten zaman olurdu ki, zaman olmuştur ki, meclisin talepleri, idaresi, güçlükleri karşısında nasıl yürüteceğiz bu işi diye ciddî olarak düşündüğü zamanlar olmuştur. Meselâ niçin taarruz etmiyorsunuz, hazırlanıyoruz; taarruz ediniz canım, hazırlanıyorsunuz; niye hazırlanıyorsunuz? Hesap verin bize. Oturacağız karşı karşıya, işte düşman kuvveti bu kadardır, silâh bu kadardır, bizim silâhımızda şu eksiğimiz var, şu eksiğimiz var, yahut bu kadardır, şu kadardır bunları söyleyeceğiz, askerlikle, meslekle münasebeti olmayan insanlara fennin, sanatın ince ihtimallerini anlatıp kabul ettirmeye çalışacağız. Maddeten imkânı olmayan şeyler, ama bunların hepsiyle uğraşmak, döner, dolaşır nihayet Atatürk'ün üzerinde kalırdı.
Sözü siyasî ortamdan biraz da dışarı çıkardık. Bu ilk askerî zaferlerden sonra siyasî temaslar başladığı zaman ilk Londra konferansından sonra ertesi sene 1922 Ağustosuna kadar geçen zamanda takriben bir seneden fazla bir zamandır. Bu zaman zarfında siyasî temaslar kesilmemiştir. Bu siyasî temaslar hem memleket içinde tesir etmeyi, hem de savunma gücünü zayıflatmayı hedef alıyordu. Atatürk bunlarla mücadele ediyordu. Nihayet askerî zafer tahakkuk etti; askerî zafer tahakkuk ettiği zaman ilk mesele mütarekeden evvelki (Mudanya Mütarekesinden evvelki) İzmir teması var. Mütareke esnasında İstanbul Hükümetiyle bir ihtilâf olmadı. Fakat sulh konferansı daveti ortaya çıktığı zaman gene sulh, devletin sahibi olarak İstanbul Hükümeti, İtilâf Devletleri tarafından başlıca unsur olarak ortaya çıkarıldı. Ve B. M. Meclisi bu ihtimal karşısında kaldı. Atatürk bu zamanı, saltanat için verilecek hükmün tam bir zamanı telâkki ederek işi, saltanatın kaldırılması ve milletin şimdiye kadar muharebeyi yalnız başına idare ettiği gibi sulhu de, meseleleri bilerek fedakârlıkların derecesini ölçerek, alınacak hedefleri tayin etmek yetkisinin B. M. Meclisinde bulunması esasına dayandı, sebat etti; nihayet saltanatın kaldırılmasından başka çare olmadığına karar verildi. Saltanat kaldırıldı; Hilâfet kaldı.
Şimdi zaferle İzmir'e gittiğimiz zaman herkes zafer neşesi ile tabiî çok sevinç içinde; bir taraftan da İzmir yangını, memleket yangınlarıyla çok üzgün olduğumuz halde, birbirimizin duygularının çetin tesiri altında bulunduğumuz bir zamanda, Atatürk sulh yapacağız, sulhtan sonra da yapacak işlerimiz vardır, dedi. Bana söylemiştir bunu. Ne yapacak, ne edecek teferruata girmeyiz. Bunu şunun için söylüyorum ki, daha Cumhuriyetin ilânından evvel İzmir'e girdiğimiz zaman, bu konuşmalar oluyordu. Saltanatın ilgası sulh konferansına davet vesilesi ile meydana çıkmış bir ihtiyaç idi. Kurulacak devletin nihayet Cumhuriyet olacağı belli idi. Yakın çevresinde Atatürk'ün, biz Cumhuriyeti mutlaka yapılacak, başka bir çaresi olmayan, tabiî bir şey gibi telâkki eder zihniyetteydik. Muharebe esnasında bir iki defa da hanedandan şehzadeler bularak İstanbul'da, Ankara'da mücadeleyi şehzadelerle beraber yapmak sureti ile padişahın tesirini, İstanbul hükümetinin tesirini zayıflatmak veya bertaraf etmek fikrî işlenmiştir. Bunun için teşebbüsler olmuştur. Bir şehzade İnebolu'ya kadar geldi. Kabul etmedi onları, çok hürmet ettiğimiz Osmanlı devlet ricalinden birisi Anadolu'ya seyahat etmiş, Atatürk'le konuşmuşlar. İsterseniz size bir şehzade getirebiliriz diye söylemişler. Atatürk de, cephede idim ben o zaman, İnönü muharebeleri arasında oluyor, bir de git İsmet Paşa ile görüş demiş, halbuki o günlerde de artık bizim aleyhimizde açıktan Yunan tayyareleri padişahın, şeyhülislâmın idam fetvalarını bizim hatlara atıyordu. O günlerde idi İstanbul'da Yunan donanması Boğaz sahillerine yanaşıyor, arada kokteyllerde, suarelerde, şehzadelerle, hanedanla beraber ömür sürüyorlardı. Bu haberler hep bize geliyordu. Bu esnada onlardan herhangi birini getireceğiz, yeniden memleketin meselelerini anlatacağız, bildiği bilmediği kadar onların tesiri altında güç şartları idare etmeye çalışacağız. Yalnız beyhude bir müşkülât değil, kabul etmek lâzım ki, kurtuluştan sonra kurulacak yeni devlet için kurulacak esaslar bakımından da böyle bir iştirak artık imkânsız hale gelmişti. Aslında biz Anadolu harbine, bu kurtuluş harbine gelmeden evvel son Sultan Hamit devri, ondan sonraki padişahlardan Vahdettin tam bîr fena niyetin, veya ondan önceki fena niyetle münasebeti olmasa da tam bir aczin, ve kuvvetli siyaset adamlarının elinde her mânası ile oyuncak olan hükümdarların devrinden geldik. Böyle bir devirden Cihan Harbine geldik ve böyle bir devirden millî mücadeleye geçtik. Arkadaşlarımızla en mahrem konuşmalarda bir defa Cumhuriyetten bahs olunduğunu bilmem. Onun daha çok müşkülâtı olacağı zannıyla yetişmiştik. Böyle bir mülâhaza düşünmedik. Cumhuriyet fikri millî mücadelenin adım adım her safhasında Büyük Millet Meclisi Hükümetiyle
adım adım bizim kanaatlerimize ve milletin kanaatlerine çakıla çakıla perçinlenmiş olan esaslı bir kanaat halinde yerleşmiştir. Çok esaslı bir kanaat halindedir bu bizim için. Böyle geldik biz Cumhuriyete.
Şimdi saltanat kalktı, yalnız halife kaldı. Atatürk, bunu nutkunda da açık olarak söylemiştir, saltanatı kaldırıp halifeyi koymakla aslında hanedanı işbaşından ayıran tam bir millî idare kurmuş olmadığını takdir ettiğini anlatır. Yalnız tatbikçi olarak o gün başka bir tedbire imkân yok idi, diyor. Gerçekte de yoktu. Hilâfetin kalmasıyla, saltanatın kaldırılmasına olan mukavemet de azalmıştır. Saltanat kaldırıldı, Cumhuriyet ilân edildi. O zaman eski usullerin ve eski rejimlerin her ne olursa olsun muhafazası fikrinde olan muhafazakâr zihniyet gene bir tutamaktan mahrum kalmıştır. Halife olacak, o da bir hükümdar demektir. Zaman nasıl götürür bilinmez, elverir ki halifeyi sıkı tutalım, diye düşünürlerdi.
Aslında Cumhuriyetin ilânı dönüş yollarını esasından kapamıştır. Hilâfetin muhafazası dönüş ihtimallerini bir takım zihinlerde mahfuz tutmuştur. Hilâfetin kaldırılması ile muhafazakâr zihniyetin bütün istinatları sarsılmış ve bertaraf edilmiştir. Bundan sonra yeni devlet meselesi ortaya çıktı. Atatürk, söylediğim gibi; daha İzmir'e geldiğimizden itibaren yapacak işlerimiz vardır diye yeni cemiyet ve yeni devleti kurmak için bir takım müesseseler düşündüğünü anlatıyordu. Ama teferruatı ile başında etraflı bir surette konuşmuş değiliz. Ben değilim. Konuşabildiğimiz meseleler vardır, konuşamadığımız meseleler vardır. Belki onun da henüz düşünmediği meseleler vardır. Yalnız bir esaslı fikir Atatürk'e daima hâkim olmuştur, bir millî devlet kurulacak, bu devlet hem devleti çağdaş medeniyetin esaslarına göre kuracak, hem cemiyeti, Türk cemiyeti, yeni bir medeniyet cemiyeti olacak. Bu esaslar üzerinde yürümüştür. Bu yeni devletin esasları, 1923'te Cumhuriyet ile ilân olunduğu, 5 sene zarfında 1928'e kadar bu devlet kaza birliği, ordunun siyasetten ayrılması, lâik kaydı, 1928'e kadar şapka, yeni takvim, Türk Medenî Kanunu ve Lâtin harfleri şeklinde kurulmuştur. Teferruatları bırakıyorum. Başka bir takım ıslahat da vardır ama başlıca karakterleri bunlardır.
Bu çağdaş medeniyet, çağdaş devlet ve çağdaş bir cemiyet fikri, Atatürk'e çok zamandan, eskiden beri hâkim olmuştur. Daha muharebe içindeyiz. Büyük Millet Meclisi yeni kurulmuş. İstanbul açıkça sefer ilân etmiş, bir senedir iç isyanlarla uğraşıyoruz. Atatürk 1921 başında Anayasayı yazmakla meşguldür. İlk Anayasayı o zaman yapmışlardır, 1921'de. Ve bu Anayasada Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Bu anayasa, usulü veçhile mütehassıslar, komisyonlar düşünmüşler, hazırlamışlar, öyle ilân olunmuştur, değil; evet mütehassıslar, komisyonlar çalışmışlardır, ama başında Atatürk gece gündüz ilk evvel bir anayasayı çıkaralım diye çalışmıştır. Muharebe içinde, ben şahsen muharebe içinde meşgul olduğum zamanlarda onun dışında olan meselelerde mecbur olmadan hiç zihin yormamışımdır. Hem vaktim yoktur, hem o kadar dağılamam da, Atatürk hem muharebe eder, hem muharebe ile meşgul olurdu, hem de devletin esaslarına değinen noktalarda kendisi harf harf, cümle cümle çalışarak meydana çıkacak şekli tespit etmeye çalışırdı.
Kadınların siyasî hakları: 1934’e kadar kadınlar cemiyete, cumhuriyetle beraber cemiyetin her türlü faaliyetine girmişlerdir. Nihayet seçme ve seçilme hakkı 1934'e kadar kalmıştır. 1934'te resmen ilân edildi. Türk cemiyetinin her tabakasında, mütevazı ve sade tabakasından ileri okumuş tabakasına kadar her dalından hanımları cemiyet içinde vazifeye çağırdık.
Atatürk'ün bir özelliğini de, zaman ile gelişip tamamıyla belirli bir hale gelen bir özelliğini de dikkate almak lâzımdır. O da kurulan devletin Türk Milleti vasıflarına ve medeniyetine istinat etmesi fikridir. Buna Türk Milliyetçiliği diyebilirsiniz; onun yanında Türk vasıflarını esas tutma diyebilirsiniz, bunu da esaslı bir unsur olarak takip etmiştir.
Konferansımın sonuna geldik. Bu devleti kurarken Türk milleti üzerine kurmuş olmasının belirgin delilleri Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumudur. Bunların her birisiyle ayrı ayrı uzun müddet çalıştı ve her birini kudretli bir kültür Kurumu olarak, sağlam bir halde bıraktığına emin idi, onları o inanla çalıştırmayı daima arzu ederdi. Bu kurumlar, bıraktığı zamandan beri yeni Türk cemiyetini kurmak için büyük ölçüde hizmet etmişlerdir. Bir araştırmaya göre biz evvelce 4-5 sayfa bir fikir yazısı veya siyaset yazısı yazdığımız zaman bunun yüzde elliden fazlasını yabancı kelime kullanarak yazarmışız. Geçen senelerde yapılan bir hesaba göre yüzde elliden 25'e kadar
inmişizdir. Türkçe dışındaki kelimeler ancak yüzde 25'e kadar bulunabilmiştir. Ben zannediyorum ki, yakından takip ederim, mecliste çok muvaffak olan arkadaşlarımı ve basında çok muvaffak olan yazarları görürüm. Kendi kendime bunun ne kadarı yabancıdır, Türk dilinde ne kadar terakki etmişizdir diye ölçmeğe çalışırım. Yüzde 10'nun aşağısına kadar da yabancı kelime kullanmayı indiren yazılar görmekteyim. Öyle yazılar görüyorum ki geniş bir fikri tahlil ediyor, anlatıyor, uzun bir yazıdır, onun içinde Türk kelimesi sayılamayacak olan her milletin kelimeleri ancak yüzde 10 kadar kullanılır. Her milletin dilinde de bu kadar vardır.
Bunlar Türk milletinin varlığı üzerine kurulmuş olan müesseselerdir. Türk Tarih Kurumu böyle bir müessesedir. Türk Tarih Kurumu bana bugün bu fırsatı verdiği için kendisine hürmet duyarım. Konuşmalarımı sabırla dinlediniz, size yüreğim dolusu teşekkürler sunarım.
Ali Fuat Cebesoy — Atatürk'ün Yüksek Kumandanlık Kudreti ve Meziyetleri
Millî Mücadele'nin önde gelen komutanlarından, Atatürk'ün Harp Okulu'ndan beri yakın arkadaşı — Orijinal PDF'i görüntüle
ATATÜRK'ÜN YÜKSEK KUMANDANLIK KUDRETİ VE MEZİYETLERİ∗
Ali Fuat Cebesoy
Atatürk'ün; tarihinin ender olarak tanıdığı ünlü kumandanlar derecesinde bir kumandan olduğundan, bütün vatandaşlarımın benimle hem fikir olduğunda şüphe yoktur. Askerî okullarından itibaren, onun pek yakın bir arkadaşı olmak sıfatıyla ben Atatürk'ün gençliğinden bu güne, bu ünü nasıl kazandığını burada anlatmağa çalışacağım.
Ben 1898 Haziran’ında Moda'daki Sen Jozef Fransız Lisesini bitirdikten sonra, imtihanla Harbiyeye girmiştim. Kaydımın yapıldığı gün Perşembe idi. Ertesi Cuma günü o zamanın tatil günü olduğundan, izinli çıkacaktım.
Perşembe günü akşam yoklamasında, dahiliye zabiti beni aldı mektebin birinci sınıf, birinci bölük, birinci takımı, birinci mangasına kayd ile götürdü bir çavuşa teslim etti. Bu çavuş Mustafa Kemal'di. İşte O'nunla ilk karşılaşıp tanışışımız böyle oldu. O anda onda gözüme çarpan hususiyet üniformasının temizliği, itinalı giyinişi, hâl ve tavrında sezilen karşısındakine saygı telkin etmek isteyen, askerlere mahsus o tarif edilemez hakim duruşu... her halde o çavuşluk hüviyetini doldurmak isteyen müstesna bir hâl ve tavır...
O esnada, sol kolunda çavuşluk işaretinin üstündeki bir sarı kurdelenin, neye delâlet ettiğini anlayamadığımdan, ilk sualim: “Affedersiniz, bu işaret nedir?” demek oldu. Bana kısaca, şu cevabı verdi:
“Sınıfımın en iyi Fransızca bileni benmişim. İmtihan ederek, bu işareti koymamı emrettiler.”
Bu sefer O da bana sordu: “Siz hangi idadiden geldiniz?”
“Ben idadiden gelmedim, Moda'daki Fransız lisesinden mezunum. Oradan geldim” dedim. O da; “- O halde dedi Fransızca’yı mükemmel konuşacaksınız ve mükemmel yazacaksınız. Burada, böyle sizin gibi bir arkadaşa çok ihtiyacımız var.”
Sınıfımızın başçavuşu Ispartalı Faik Efendi isminde birisi.. Beni mangamda yanıma tesadüf eden arkadaşlarımdan hatırımda kalan Yanya’lı -sonraları Harb-i Umumîde Talât Paşa'nın yaveri olan- Ömer Abdülkadir diğeri de Aziziye karakolu kumandanı bir paşanın oğlu Gedik-paşalı Tevfik Efendi.. Fakat bunlardan Ömer Abdülkadir bende iyi bir tesir bırakmıştır. O ilk akşamki yoklamaya gelelim. Biz yeni tanıştığıma çavuşumuz, hafif sarı bıyıklı Mustafa Kemal Efendi ile ayakta konuşurken, yoklamanın, “hazır ol” kumandasını işitemeyecek kadar, dalmışız. Tabi o dikkat ediyor. Ama benim ilk yoklamada bulunuşum, acemiyim. Ne yapılması gerektiğini bilmiyorum. İşte o esnada dâhiliye zabitimiz (ayı) lâkabıyla anılan kolağası Mustafa, arkamdan gelmiş enseme, hakikaten kıyasıya ayıca bir yumruk indirdi. Şaşırdım. Baka kaldım. Mustafa Kemal, “susalım” diye bana da hazır ol vaziyeti aldırdı ve üç defa usulen “Padişahım çok yaşa!” diye bağırdık.
Ondan sonra, üç sene Harbiye sınıflarında hep yan yana kaldık. İlk yapılan teşkilât gereğince Mustafa Kemal takım çavuşu olarak kaldı. Ömer Efendi de manga onbaşısı kaldı.
Ben Harbiyeye her ne kadar er olarak girdimse de, bir müddet sonra sınıfları geçerken kazandığım numaralara göre manga onbaşısı nihayet çavuş oldum ve Harp Akademisine Mustafa Kemal ile beraber girdik, o zamanlarda, onun manga ve takım kumandanlıkları ödevini yaparken arkadaşları üzerinde bir üstünlüğü görülüyordu. Bu üstünlüğü davranışlarında, askerî bilgiye ve kumandaya olan istidadında, samimiyetle karışık ciddiyetindeydi. Bu vasıflarını çok güzel birleştirerek daha üstün bir kişilik yaratmağa çalışırdı. O tarihlerde ona meftun olan arkadaşlarından bazıları ona özenirlerdi. Akademide; askerî dersleri ve bilhassa askerî tarihi, yani ünlü kumandanların hareketlerini, derin olarak incelemeden hiçbir sonucu kabul etmez ve bazen arkadaşlarıyla bu hususta en ciddî tartışmaları yapardı.
Akademiden çıktığımız sene, Sultan Hamit devrinin hafiyeleri tarafından jurnal edildik. Sınıfımızın güya Sultan Hamit’in Ramazan’da Hırka-İ Şerif ziyaretine giderken, köprü üzerinden
∗ Ali Fuat Cebesoy tarafından 1963 tarihinde Atatürk hakkında yapılan konuşma.
Osman Selim Kocahanoğlu, Ali Fuat Cebesoy’un Arşivinden Askerî ve Siyasi Belgeleri, Temel Yay.,İstanbul, 2005.
geçtiği sıra bomba patlatılacağı iddia ediliyordu. Hâlbuki bunun aslı esası yoktu. Yalnız ben de dahil olduğum halde sınıf arkadaşlarımdan bir çokları, aralarında esasen bizden evvelki harbiyelilerin de bulunduğu Paris ve İstanbul’daki Jön-Türkler’in neşriyatını daima takıp ediyorduk.
Verilen jurnal neticesinde, diğer arkadaşlarla beraber, her ikimiz de hapsedildik ve iddiayı tevsik edecek bir delil ve emare elde edilmediği halde, Akademiden o yıl çıkan onüç kurmay subayının tardına kadar gidildi. Fakat Serasker Rıza Paşa'nın müdahalesiyle tard cezasından kurtulduk ve altımız Şam'a, diğerleri de Erzincan'a tayin olundular. İşte bu suretle o da Akademiden 1905'de Kurmay Yüzbaşı olarak çıktığı zaman Şam'a gitmişti. O devirde Osmanlı Ordusunun Makedonya'daki birlikleri askerî ödevleri ile meşgul bulunuyordu. Diğerleri idari ve jandarma işlerinde kullanılıyordu. Bunlarla beraber Mustafa Kemal, rütbesinin küçüklüğüne bakmayıp ne yapıp edip bulunduğu birliklerde talim ve manevra yaptırmağa çalışmıştı.
Meşrutiyet’ten sonra, Selanik'teki kolorduda kurmay subay olarak bulunmak sıfatıyla kumandanını ikna ederek, bütün kolordunun yüksek rütbeli subaylarını Selanik'te toplattırmış ve onlara harp oyunları yaptırmak suretiyle, kumandanlık ödevlerine alışmalarına yardım etmişti. Burada, Atatürk'ün bir özelliğini belirtmek isterim. O tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu pek çok siyasî hareketlere ve ihtilâllere sahne olmuştu. Subayların bunlara karışmamasına imkân yoktu.
Bilhassa Rumeli'deki Bulgar, Sırp ve Yunan çeteleri eşkıya değillerdi, millî istiklâl ve hürriyetleri için mücadele ediyorlardı. Bunları tenkil ile vazifeli olan subaylarımız, bu vazifelerini yaparlarken meselâ yakalayıp getirdikleri bu çetelerin, “-yahu biz hürriyet ve istiklâl için çalışıyoruz” gibi sözleri karşısında, gayrı ihtiyarî kendilerinin de bir “hürriyet” davası olduğunu ve bu davayı gizlice yürüten bir “İttihat ve Terakki Cemiyeti mevcut bulunduğunu düşünerek, politikaya girmekten nefislerini men edemiyorlardı. Rumeli'de askerin politikaya karışması daha ziyade işte böyle olmuştur ve vaziyette muhtelif hareketler görülmüştür.
Bu hareketlerin bir çoğu memleketin menfaatine yarayan hareketlerdi. Bunlar sona erer ermez, hemen siyasetle ilgisini kesin olarak kesen Atatürk, arkadaşlarının bir çoğunu ordudaki birliklerine sürükler ve orada acı acı dertlerini döker ve derdi ki: “Bir subay hatta memleketini kurtaran veya Meşrutiyet’i kuran bir ihtilâlden sonra bunlarla ilgisini kesin olarak kesmiş olsa dahi gene askerî evsafından bir çok şeyler kaybeder. Bir çok defalar, bir çok subayın siyasetle münasebetlerini tamamiyle kesemediklerinden orduda karışıklık yarattıkları ve kaybedilen disiplinin uzun zaman düzelemediği ve ancak vatan tehlikeye düştüğü vakit cevherini kaybetmemiş ordunun güçlükle disiplinini yeniden kazandığı görülmüştür.” der ve örnek olarak 1908'den 1914 yılma kadar süren 6 yıllık ihtilâl, Trablusgarp ve Balkan Savaşları devrini gösterirdi. Trablusgarp Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun uzak bir köşesinde olduğu için ordunun disiplininin düzelmesini sağlayamamıştı. Balkan Savaşı, İmparatorluk için çok tehlikeli olduğu halde teessüfle denilebilir ki ordunun disiplinini düzelteceğine bilâkis bozmuştu. Sonunda imparatorluğun yıkılmasını hedef tutan Birinci Dünya Savaşı’na girmeden önce orduda yapılan çok esaslı teşkilât sayesinde ve savaşın gösterdiği büyük tehlike karşısında ordu, tarihinde en çok disiplinli olduğu günlerini tamamiyle idrak etmiş ve artık siyasete karışmamıştı. Millî Mücadele’ye bu ruhla başlanmış ve bu ruhla bitirilmişti.
Atatürk, “Bir ordunun cevheri ne olursa olsun, siyasete karışırsa birlikte hareket ve savaşma kabiliyetini kaybeder. Ve vatanın müdafaa gücünü hiçe indirir. Siyasete karışmış bir ordunun, karışmadan önceki disiplini ve savaşma kabiliyetini yeniden kazanabilmesi için çok zaman ister.” demişti. Bu sözlerine delil olarak Balkan Savaşı’nı (1912-1913) örnek getirerek disiplinini kaybetmiş orduya düşmanların hiç biri bu zamanı kazandırmayacağını ısrarla söylemişti.
Meşrutiyet devrinde bir yüzbaşı Niyazi veya Enver ve hepsi genç kurmaylar, İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu olarak siyasete girmişlerdi ve kumandanları siyasete girmedikleri için hapsetmişlerdi. Bir ordu bu şekilde herhangi bir siyasî partinin âleti hâline gelince, onun yeniden disiplinini iade etmek çok inkılâplara lüzum gösterir, çetin ve uzun bir iştir.
Hâlbuki tekmil kumandanları ve kadrolarıyla her hangi bir siyasetin âleti olan ordunun, disiplini bir an için bozulsa bile, bunun iadesi kolay olur. İşte Atatürk daha Meşrutiyet devrinde böyle düşünüyordu ve bu düşüncesinin isabeti de Millî Mücadele’de görülmüştü.
Atatürk'ün düşman karşısında kumandanlığı, bilfiil, Trablusgarp Savaşı ile başlar ve Millî
Mücadele’nin zaferiyle en yüksek mertebesini bulur (1911-1923). Atatürk, bütün savaşlarında ya tecavüze uğrayan bir vatan parçasını veyahut bütününü müdafaa etmek ve sonunda bütün vatanı üstün düşman istilâsından kurtarmak için onu zayıf tarafından yakalayarak kahir bir darbe ile imha etmek gibi durumlarla karşı karşıya kalmıştı. Bu çok güç şartlar altında Atatürk ya düşman taarruzlarını durdurmuş veyahut büsbütün imha etmişti.
Müdafaa savaşlarında, başarıyı sağlayan hedefleri iyice seçebilmek kudreti, taarruz savaşlarından daha güç olduğu askerî uzmanların malûmudur. Çünkü müdafaada inisiyatif taarruzu yapanın elindedir. Bunu onun elinden almadan müdafaada başarıyı temin etmem mümkün değildir. Taarruzda ise elde olan inisiyatifi karşıya kaptırtmamak hünerdir. Bu kumandanlık kabiliyetini bilhassa Çanakkale müdafaasında göstermiştir.
Atatürk, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları’nın hazırlanmasında, bilfiil başkumandan olmadığı için, başarıyı sağlayan hedeflerinin hangileri olduğunu selahiyetlilere isabetli bir surette göstermeğe ve teklif etmeğe muvaffak olmuştu fakat dinletememişti.
Balkan Savaşı’nın hazırlanmasında, Ege Denizi’ne hâkim olamayacağımızı anlıyan Atatürk, Rumeli’nin ihtiyacı olan ikmal ve takviye işlerinin denizden yapılamayacağını kabul etmişti. Bu sebeple Rumeli’de bulunan kuvvetlerimizin yalnız başlarına dört yönden yürüyecek üstün düşman kuvvetleri karşısında ancak zaman kazandırıcı bazı hareketler yapabileceğini düşünmüş ve bunları da şöyle tasavvur etmişti: İşkodra'nın müdafaasını mahallî sebepler dolayısıyla mümkün görmüş, Manastır, Üsküp gibi şehirleri, ileri mevziler olarak tutulmasını ve Yanya'daki nizamiye tümeninin Manastır’a gelmesini ve Üsküp ve Manastır’daki kolorduların Selanik çevrelerinde toplanmasını ve Selanik'teki kolordunun Ergene nehri gerisine yani Doğu Trakya'ya doğru şimendiferle naklini uygun görmüştü. Tasavvur edilen bu hareketler vakit kazandırıcı ve oyalayıcı hareketler mahiyetinde olacaktı.
Doğu Trakya'dan Bulgaristan'a karşı Osmanlı ordularının toplanması geç kalacağından, Edirne kalesiyle Ergene nehri müdafaa hattından bu toplanma için vakit kazanılmasını önemli buluyordu. Toplanma biter bitmez kuzeyden düşman ordularının yan ve gerilerine karşı şiddetli bir surette taarruza geçilerek, inisiyatifin Bulgarların elinden alınmasını tavsiye ediyordu. Yukarda hülasa edebildiğim Atatürk'ün düşüncelerinden iki önemli mana çıkarmak mümkündür;
Biri, coğrafî ve askerî durumu Rumeli'de zayıf olan Osmanlı ordularını, her şeyden önce kuvvetlendirmek. Diğeri, Boğazlar ve İstanbul'a doğru yürüyecek olan Balkan müttefiklerinin en kuvvetlisi olan Bulgar ordularını diğerlerinden önce mağlûp etmeyi hareketin selâmeti bakımından uygun görmüştü. Hakikatte ise, geriden gelecek kuvvetlerimiz beklenmeden, mevcutlarda şuraya buraya dağıtılmış ve her yerde zayıf kalınmıştı. Bununla da yetinmeyerek hiç bir aklın kabul etmeyeceği surette her taraftan üstün düşman kuvvetlerine taarruz edilmiş ve savaşın ilk haftalarında, hem mühim zayiata uğramış ve hem de mağlûp olmuştuk. Rumeli'de İşkodra ve Yanya'dan başka elimizde bir vatan parçası kalmamış ve Doğu Trakya'da da mağlûp olarak Çatalca gerilerine kadar çekilmiştik.
Birinci Dünya Savaşı’nda, henüz en yüksek kumanda mevkilerine çıkmadan önce, Atatürk; içinde bulunduğu savaşlarda başarıyı sağlayacak, en iyi hedefleri bulan gene kendisi olmuştu.
Atatürk, Gelibolu yarımadasında 19. Tümen kumandanı bulunurken Anadolu sahiline geçmek emrini almıştı. Tam bu sıralarda düşman, yarımadanın birkaç yerine asker çıkarmağa başlamıştı. Başka sahillerimize de çıkarmak istemişti. Durum çok karışık ve her yönden doğru malûmat alınamıyordu. Hiçbir üst kumandanlıkta durumun içyüzünü anlayan bulunamamıştı. Fikirler birbirlerine zıttı. İşte bu müşkül şartlar altında durumu Atatürk şöyle incelemişti:
“Düşman donanmasının Boğaz’dan geçmesine mâni olan sahil bataryalarımız, denizden susturulamamıştı. Şimdi bunlar karadan zaptedilmek ve susturulmak isteniyordu. Binaenaleyh yarımadaya yapılmakta olan düşman çıkartmasının hedefleri Koca Çimen ve Alçı Tepe’ler olacaktır. Bunlar elde edilirse sahil bataryalarımız kolayca zaptedilir. Bu iki tepeden en tehlikelisi sahil bataryalarımıza yakın olan Koca Çimen’dir. Vakit kaybetmeden tekmil tümenimle oraya gitmeliyim” demiş ve kararını vermişti. Ve hemen fırkasını da o istikamete yürütmüştü. Düşmanın Arıburnu çıkartmasının hedefe ulaşamamasına en çok tesir eden Atatürk'ün bu kararı olmuştur. Düşman
kuvvetleri bu dar sahada kanlı çatışmalardan sonra tamamiyle durdurulmuş ve ilerlemesine mâni olunmuştur. Sonunda Atatürk, Arıburnu cephesinin sağ kanadında tümeniyle mevziye girmişti. Bir süre sonra her vakit müteyakkız bulunan Atatürk, düşmanın bu durumda atıl kalmayıp daha kuzeyden Koca Çimen'e karşı bir çıkarma hareketi yapacağını sezmişti. Hâlbuki üst kumandanlık bu çıkarmayı Bolayır sahillerinde beklediği için iki tümenini ihtiyat olarak Bolayır çevrelerinde alıkoymuştu. Atatürk ise bu ihtiyat kuvvetlerinin zamanında Koca Çimen'e yetişemeyeceğini ve bunun daha çok güneye getirilmesini ısrarla teklif etmişse de kabul ettirememişti. Düşündükleri sonradan hakikat olmuştu. Ancak düşmanın çok ağır hareket ve kendisinin bu cephe kumandanlığını alarak süratle hareket ve duruma müdahale etmesi üzerine tehlike atlatılmış ve düşman da bu defa da muvaffak olamamıştı. (Anafartalar Savaşı)
Halep'te 7. Ordu Kumandanlığında iken Yıldırım Ordularının dağınık bir durumdan daha toplu bir duruma geçmek suretiyle, üstün düşmana taarruzdan vazgeçilerek gerilerde daha toplu müdafaa mevzilerine çekilmeyi teklif etmişse de kabul ettirememişti. Pek az zaman sonra Yıldırım Orduları düşmanın üstün taarruzlarına maruz kalmış ve kısmen mağlûp olarak gerilere çekilmeğe mecbur olmuşlardı. Birinci Dünya Savaşı'nın sevk ve idaresi hakkındaki fikirleri şöyle hülâsa edilebilir:
Savaşa hangi taraf sebebiyet verirse versin (Geniş kara ve denizlere hâkim olan devletler) Avrupa'da kapalı kalmış müttefik devletlere her yönden hâkim ve harbi kazanmaları mukadder olacaktır. Hâkim devletlerin hedefleri, müttefiklerin en kuvvetlisi olan Almanya'nın askerî kuvvet ve kudretini mahvetmek ve ondan sonra, Avusturya ve Macaristan'ı dağıtmak, küçük bir Bulgaristan bırakmak ve (Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak) aralarında paylaşmak olacaktı. Binaenaleyh savaş uzun sürecek ve buna göre bir strateji kabul etmek yani çabuk ve fazla yıpranmamaya ve mukavemeti uzun bir süre devam ettirmeğe gayret etmek lâzım gelecekti. Hâkim tarafın savaş hedefleri bu suretle malum olunca, buna karşı alınacak tedbirler kendiliğinden ortaya çıkmış bulunacaktı. Yani Avrupa'daki müttefikler, savaşın yıllarca süreceğini kabul edecek ve mümkün olduğu kadar yıpranmamaya çalışacak, mukavemetlerini uzatacaklardı. Bunun için Avrupa'nın doğusunda kendilerine hayatî bir saha temin ederek dayanışlarını arttıracaklardı. Bu esnada, Rus ordularını yakalayıp mağlûp edebilmeleri, dayanışlarını bir kat daha arttırabilecekti. Almanlar batıda, Fransızlara taarruz edecekleri yerde, müdafaada kalmış olsalardı, şüphesiz doğudaki hareketlerini daha esaslı bir surette başaracaklar ve Macaristan ordularının, Ruslar tarafından mağlûbiyetine sebebiyet vermemiş olacaklardı.
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki duruma gelince: Mademki bunu parçalamaya karar vermişlerdi, aralarında doğacak rekabet yüzünden ve buradan daha büyük bir parça elde edebilmek için İngilizler ve Ruslar tabiatıyla doğuya pek çok kuvvet gönderecekler ve bu hususta adeta yarışa çıkacaklardı. Fırsat bulursa, Fransızlar da aynı şeyi yapacaktı. Bu durum karşısında Osmanlı müsellah kuvvetlerinin en büyük ödevi, (Türk çoğunluğunun bulunduğu büyük parçayı savaş sonuna kadar düşmana kaptırmamak) ve müdafaa sahası çok geniş olduğundan hiç bir kuvvetini dışarıya göndermeyip, müdafaa hatlarını kuvvetlice tutarak, üstün düşman kuvvetlerini üstüne çekmekten ibaret olacak ve bu hareketi ile müttefiklerinin yükünü daha iyi azaltmış olacaktı.
Bu önemli ödev, hülyalara kapılarak Süveyş Kanalı’nı, Yemen ve Arabistan çöllerini beyhude kan dökerek müdafaa etmek ve İran'a girmek ve kışın en soğuk günlerinde 10.000’lerce şehit vererek Sarıkamış taarruzlarını yapmakla yerine getirilemezdi. Güneyde Halep ve Musul vilâyetleri de (çoğunluğu Türk’tür) anavatan içersinde kabul edilip, buralarını en iyi bir surette müdafaa edecek mıntıkalara ileriden oyalayıcı savaşlarla çekilmek ve buralarını sonuna kadar müdafaa etmekle, ödev daha iyi yapılacaktı.
Kuzeyde ise, hudutlarımızda ve gerisinde kurulacak kuvvetli müdafaa sahasında dayanarak, vakit kazanmağa çalışılacaktı. Çünkü Rus ordularının çoğunluğu Avrupa'da dayanamayarak mağlûp olacağından, Kuzey hudutlarımızda önemli başarılar elde edemeyecekti. Batıda ise Boğazların denizden ve karadan müdafaası çok önemlidir. Müttefikimiz Bulgaristan dayandıkça ve Yunanistan tarafsız kaldıkça Edime ve Meriç nehrinin müdafaası önem peydah etmezdi. Rusya, savaş devam ettikçe zayıflayacaktı. Denizden de önemli bir çıkartma yapacak vasıtası yoktu. Karadeniz hâkimiyetini de temin edememişti. Binaenaleyh Boğazlar en çok Ege Denizi’nden tehdit edilecekti. Şu halde Çanakkale Boğazı karadan ve denizden çok kuvvetli tutulup, buradan hiçbir
deniz kuvvetinin Marmara’ya girememesini temin etmek lâzımdı.
Buraya kadar Atatürk'ün kendisini nasıl Başkumandanlığa hazırladığını anlatmağa çalıştım. Bundan sonra Millî Mücadelede bilfiil nasıl Başkumandanlık yaptığını anlatacağım.
Millî Mücadele’nin başlangıcı çok karışık durumlara sahne olmuştu. Bu esnada çok dirayet ve kiyaset gösterdi. Acele etmedi ve harekete geçmedi. Ordularını iyi hazırlamaya başladı. Zamanla anlamıştı ki, millî siyasetimizi bilfiil parçalamak isteyen, Anadolu'da yerleşmiş olan Yunan Ordularıdır. Bunları mağlûp ve imha etmedikçe, millî siyasetimizin batıya kabul ettirilmesinin imkânı olamayacaktı. Eğer bu düşman mağlûp edilemezse, Batı Devletleri bizim istediğimiz şartlarla sulh müzakerelerine yanaşmayacaklardı. Şu halde ne yapıp edip bu düşman ordusunu yalnız mağlûp değil, imha etmek lâzımdı. İşte Atatürk bu önemli davamızı bu çerçeve içersine aldıktan sonra, bütün bilgisini toplayarak düşmanını nasıl imha edebileceğini düşündü ve bunu, kurmayı ve yakın kuman- danları ile beraber hazırladıktan sonra, onlara tamamiyle mal etti. Bu suretle bütün millet ordunun arkasındaydı. Taarruz hareketine kendisinden üstün olan düşmanı ayrı ayrı mevzilerinde, ansızın yakalamakta başladı. Bundan sonra hakiki bir imha meydan muharebesini, ordularının başında, onları adım adım takip ederek yaptırttı ve muvaffak oldu. Bu suretle eşsiz bir Başkumandan olduğunu da bütün dünyaya ispat etti. Atatürk'ün Başkumandan olarak bazı önemli hususiyetleri vardı: Tarihte ün kazanmış bazı kumandanlar gibi, harekâtında ne maceraperest, ne de şahsî şöhret yapmak için riske giren kumandanlardan değildi. O en çok milletinin başarı kazanmasıyla iftihar ederdi. Kumandanların bazen kritik zamanlarda riski de göze almaları gerekir. O bu gibi hallerde millet namına, onun vekillerinin de bu riske katılmalarını temin ederdi. Büyük Taarruz başlamadan evvel, Başkumandan Atatürk ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa'nın da huzurlarıyla Vekiller Heyeti Hüseyin Rauf Bey'in riyasetinde içtima etmişti. Evvelâ Fevzi Paşa sonra Atatürk yapılacak taarruzun icraat ve takibi hakkında mufassal izahat vermişler ve müzakereler neticesinde Vekiller Heyetinden: “Başkumandanın yapacağı taarruz hareketinin evâkibine tamamiyle İştirak ederiz” kararını almışlardı. Atatürk'ün en önemli hususiyetlerinden biri de kendisiyle canla ve başla çalışacak bir kumandanlar heyeti yaratmak olmuştur. Bunun örnekleri pek çoktur. Ben size burada bana gönderdiği iki mektubu örnek göstereceğim:
İstanbul, 29.1.1918
Kardeşim:
Sina cephesinde başlayan Filistin harekât-ı askeriyesinin kan ve heyecanla malî safahatında hasbel kader ref ve def edilemiyen felâketli günlerin tevalisinde ibraz buyurduğunuz cesaret ve kudreti askeriyeye resmî ve muhtelif menabiin raporlarına istinaden harekâtı takibim sırasında vâkıf olmuştum. Bilâhare gelen zabitandan dahi şifahen malûmat almıştım. En nihayet hidamatı âliyenizin Mirlivalığa terfinizle resmen teyid ve ilân edildiğini işitmekle mübahi oldum. Sureti mahsusada tebrik ve bu rütbede dahi vatanımızı istihlâs uğrunda parlak muvaffakiyetlere mazhariyetimizi temenni ederim. Falkenhayn Paşa ile Sina harekâtına dair ilk karar ve tedabirde ve şevki idare noktasında bugün vaki o gün için bir tasavvurdan ibaret olan hakayiki fecaiyi ricali devletimize de kabul ettirmek ve ona göre sevki tedabîre muvaffak olmak mümkün olamaması yüzünden 7. Orduyu ve ondan sonra da verilen ikinci orduyu kabul etmeyip İstanbul'a gelmiş olduğum mesmu'û âlileri olmuştur. Burada pek aksi olarak rahatsızlıktan baş alamıyorum. Veliaht hazretleriyle Almanya seyahatına yataktan kalkıp gittim. Yirmi gün seyahat esnasında bir şey yok. Tam avdette trende yeniden hastalandım. Bir aydır gene yataktayım. Birinci ve Beşinci ordulardan Liman Paşa'nın idaresinde bir grup teşkili takarrür etti. Bana Beşinci veya Esat Paşa ile becayiş suretiyle Birinci Ordu Kumandanlıklarından birini teklif ettiler. Ben Beşinci orduyu tercih ve kabul ettim. Fakat icraat teehhür etti. Bu mektubumu eski arkadaşım ordunuz Sıhhiye Reisi Hüseyin Bey'in hareketinden bilistifade yazabiliyorum. Gözlerinizden öper, yeni ve inşallah bundan sonra da İngilizlerin ricatlarını müntiç muvaffakiyetlerinizi işitmekle mesut olurum kardeşim.
Karargah-t Umumiyeye memur
Ordu Kumandanı
Mustafa Kemal
Sivas Millî Kongresinin kararlarını İstanbul Hükümeti’ne ve işgal kuvvetlerine kabul ettirmek
maksadıyla yapılan ve Birinci Eskişehir Hareketi namını alan Millî Hareketin başarıyla sonuca ermesi üzerine Kongre, Temsil Heyeti Reisi Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının imzasını taşıyan tebrik telgrafını aynen aşağıya alıyorum:
Garbi Anadolu Umum Kuva-yı Millîye Kumandanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine
Milletin amali meşruasını istihsal maksadıyla, bu mücadeleyi azimde vahdet ve mevcudiyetinizi cihana izhar ve isbat hususunda masruf olan mesai ve himmeti vatanperverâneleri ve deruhde buyurulan vazife-i mukaddeseyi en müşkül anlarda menafi-i millet ve memlekete muvafık bir surette icra zımnında ibraz buyrulan diyaret ve kıyaset-i devletleri heyet-i temsilemizce sezavar-ı tebcil ve şükran görüldüğünü arz ile ibraz-ı minnettarî eyleriz.
Sivas Kongresi Heyet-i Temsiliyesi Reisi Mustafa Kemal
(Heyet-i Temsiliye azalarının imzaları) Atatürk'ün kumandanlık vasıf ve meziyetleri hakkında yazılacak daha çok şey varsa da yerimizin yetersizliği sebebiyle bu kadarla iktifa ediyorum. Diğer bir vesileden istifade ederek bu yazılarıma ilerde devam etmek isterim. Rahmetlinin manevi huzurunda eğilirim. Nur içinde yatsın.
Prof. M. Fuad Köprülü — Eşsiz Bir Kahramanın Doğuşu
Tarihçi, akademisyen ve devlet adamı — Orijinal PDF'i görüntüle
EŞSİZ BİR KAHRAMANIN DOĞUŞU∗
Prof. M. Fuad Köprülü
Şimdi, bir an için gözlerimizi yakın maziye çevirelim ve harp sonu Türkiye’sinin umumî manzarasına bakalım: Cihan Harbi’nden mağlûp çıkmış bir imparatorluk enkazı. Millî hududu dahilinde bile kendisine hayat hakkı verilmeyen bir millet. Silâhları elinden alınmış, türlü türlü entrikalar, fesatlarla manen de parçalanmış, ümidini kaybetmiş, yorgun, bezgin bir halk.
Memleketin en temiz, en idealist tanınmış bir çok evlâtları bile şaşkın, bezgin ümitsiz bir halde... Parçalanacağı, düşmanlara eli bağlı teslim olunacağı anlaşılan bazı vilâyetlerimizde bazı zayıf, mütereddit mahallî teşekküller belirmek istidadını gösteriyor; fakat, yurdun tamamiyetini, Türkün hayat ve istiklâlini kurtarmak imkânlarını kimse tasavvura cesaret bile edemiyor! Bütün, dünyanın maddî ve manevî vasıtalarını ellerinde tutan galiplerin hükmüne karşı durmak kimin haddi! O halde ne olacak? Binlerce ve binlerce yıllık varlığında insanlığın her türlü şereflerini kazanmış olan bu büyük milletin tarihi, böyle zelil ve karanlık bir sahife ile mi kapanacak? İşte o kara mütareke günlerinde, en metin, en fedakâr insanlar bile bu korkunç düşüncelerle sarsılmışlar, kuvvetlerini, iradelerini, ümitlerini kaybetmişlerdi; sonsuz gibi duran bu karanlık içinde hiç bir ışık görünmüyordu... İşte harp sonu Türkiye’sinin ilk bakıştaki manzarası!
Mütareke günlerinin bu korkunç ölüm ve izmihlal levhasıyla, bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sinin hayat hamleleriyle dolu, yüksek, şerefli varlığı arasındaki tezat, Türk inkılâbı gibi büyük bir mucizeye, beşeriyet asla şahit olmamıştır. Son ölüm dakikalarını yaşadığına hükmedilen bir millet birden bire canlanıyor; içerideki ve dışarıdaki düşmanlarını mağlup ediyor; istiklâlini tam manasıyla kazanıyor ve sonra, mütemadi inkılâp hamleleriyle bir Orta Zaman Cemiyeti halinden kurtularak, yepyeni, ileri bir devlet olarak dünya manzumesinde kendisine lâyık olan şerefli mevkii alıyor. Bu, hatta bir mucize değil, ondan çok daha büyük bir şeydir! En geniş ve kuvvetli manasıyla bir milletin kurtuluşu, uyanışı, yükselişidir.
Hanımlar, Beyler,
Tarihin mislini kaydetmediği bu büyük destanın burada kronolojisini yapacak değilim; çünkü, Mondros'tan Dumlupınar'a, Lozan'a kadar süren Kurtuluş Savaşıyla, Lozan'dan dil inkılâbına kadar birbirini tamamlayan içtimaî inkılâpları, kültür inkılâbını hep bilirsiniz. Ben burada sadece millî tarihimizin metodolojisine ve felsefesine ait en esasî bir meseleden bahsetmek istiyorum; üzerinde durmak istediğim başlıca nokta şudur: İnkılâp tarihimizde en büyük âmil nedir? Ve bu tarih tetkik edilirken nasıl bir görüş zaviyesinden bakmak lâzımdır ki bu muazzam hâdiseyi sentetik ve tam şekilde, hayata realiteye uygun olarak anlamak kabil olsun?
Bu hususta izahata girişmeden evvel, müsaadenizle, tarihin amilleri hakkındaki kanaatlerimi kısaca arz edeyim. Tarihle, tarih felsefesiyle uğraşanlar arasında, tarihin başlıca amillerini tayin hususunda türlü türlü fikirler vardır: Bazılarına göre tarihin en büyük amili iktisadî, maddî mahiyettedir; bazıları bunu inkâr ederek manevî, fikrî amilleri ilk plâna alırlar. Bazı mütefekkirler, büyük adamları ve dâhileri tarihin başlıca amili olarak gösterirler ve tarihin onlar tarafından yapıldığını söylerler; diğer bir takımı, büyük adamların rolünü kabul etmekle beraber, onları sadece muhitin bir mahsulü gibi telâkki ederler. İçtimaiyatçılar, tarihçiler, tarih felsefecileri tarafından bütün meseleler hakkında ileri sürülen fikirleri, hattâ hiç bir tenkit ve mülâhazaya kalkışmaksızın en basit bir şekilde sıralamak için bile uzun bir zaman ister.
∗ Merhum babam Prof. Fuad Köprülü'nün bu konferansı 16 Mart 1934 de Ateş-Güneş kulübünde verilmiş ve bilâhare Ateş-Güneş Kürsüsü Sözlerinden, ikinci kitap adı altında aynı sene içinde mahdud sayıda basılmış ve kulübün armağanı olarak dağıtılmıştı. Merhum babamın bu konferansı her ne kadar kendisi hakkında tertip edilmiş bir bibliyografyada (Sami N. Özerdim, Prof. Dr. M. Fuad Köprülü Bibliyografyası 1908-1950, Ankara 1951 s. 213) yer almışsa da, bu konferansta ileri sürülen fikirler hemen tamamıyla meçhul kalmıştır. Memleketimizin bugün içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla babamın, Atatürk ve inkılâpları hakkındaki görüşlerini aksettiren bu konferansını hem gençlerimiz hem de inkılâp tarihimiz ile uğraşanlar için faydalı olur düşüncesiyle burada tekrar yayınlamağı faydalı bulduk. Ancak konferansın 1. kısmını burada tekrar etmeğe lüzum görmedik. (Dr. Orhan F. Köprülü).
Türk Kültürü Dergisi Atatürk Sayısı, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü, Sayı 109, Yıl X, Kasım 1971.
Bundan dolayı, bu hususta yalnız kendi düşüncelerimi anlatmakla iktifa edeceğim. Bence tarihçi, ne bir filozof, ne de bir içtimaiyatçıdır; binaenaleyh her hangi bir felsefe veya içtimaiyat sisteminin dar çerçevesine sığınarak, tarihî hâdiseleri daima aynı dar bakış zaviyesinden görmeğe kalkmamalıdır. Her hangi bir devri her hangi bir hâdiseyi tetkik eden tarihçi, onun maddî, manevî, maşerî, ferdî her ne mahiyette olursa olsun, uzak yakın bütün amillerini aramak, onların tesir derecelerini tespite çalışmakla mükelleftir. Tarihi sırf tesadüflerden ibaret gören Pascal’ın bu çok mübalağalı ifratına düşmemekle beraber, hatta tesadüfü de inkâr etmemelidir. Tarihin muhtelif hâdiselerinde, bu çeşit amillerin tesir dereceleri değişebilir; asıl iş her hâdisede bu tesirlerin derecelerini realiteye uygun şekilde gösterebilmektir. Hakikî tarihçinin gayesi ne bir felsefe sistemi yapmaktır; ne de tarihî hâdiseleri tabiî ve hayatî ilimler şeklinde kanunlara bağlayabilecek bir tarih ilmi - diğer bir ifade ile - bir umumî içtimaiyat yaratmaktır; tarihîn vazifesi, sadece, geçmiş bir hayatı yaşatmak ve izah etmektir. Bugün yer yüzündeki en ciddî tarihçilerin kabul ve tatbik ettikleri prensip işte budur.
İşte, vazifesini bu şekilde anlayan bir tarihçi için, büyük adamların Karlayl'in tabirince karamanların, tarihin seyri üzerindeki tesirlerini aramak zaruridir. Esasen tarihte en müfrit determinist olanlar bile bu tesiri inkâr edemiyorlar; yalnız, kahramanı, muhitin bir mahsulü, hâdiselerin bir neticesi gibi kabul etmek istiyorlar. Halbuki asıl kahraman, asıl büyük adam., hâdiselerden doğan değil, hâdiseleri doğurandır: bir netice değil, bir sebeptir. O halde kahraman muhitinden, zamanından büsbütün ayrı, onunla hiç mukayyet olmayan bir varlık mı oluyor? Hayır her millet, her muhit, her zaman, ancak kendi kabiliyetine göre bir kahraman doğurabilir; ve kahraman, mensup olduğu milletin, muhitin, zamanın, asırlardan beri birikmiş en derin kabiliyetlerini en yüksek bir şekilde ifade eden eşsiz bir mümessildir. Tarihte büyük adam mefhumunu bu tarzda anlayınca, bu sıfata lâyık olanlara, binlerce yıllık tarihte ne kadar az rastlandığını görüyoruz.
Böyle kahramanlar nasıl ve ne zaman yetişir? Bunu tayine asla imkân yoktur. Şu ve şu vasıfları haiz bir millet, bir muhit, şu ve bu vasıflarda bir kahraman yetiştirebilir diyebiliriz; bu, nihayet, bir "imkân" meselesidir; fakat bunda bir "icap", bir "zaruret" yoktur; bir kahraman yetiştirmek imkânında olan bir millet, olabilir ki, asırlarca, bunu yetiştiremez. Demek oluyor ki içtimaî şartlar, bir kahramanın yetişmesi imkânını hazırlıyor; fakat onun yetişip yetişmemesi ancak "tesadüfe kalıyor; ve ancak talihli milletler, yüzlerce yıl fasılalarla, bir kahraman yetiştirmek saadetine nail olabiliyorlar.
Hanımlar, Beyler,
Kabil olduğu kadar açık söylemeğe çalıştığım bu kısa izahattan sonra asıl maksadımıza gelelim. Her hangi mucizeden çok daha büyük olan Türk inkılâbı, yukarıda "kahramanların tarihteki rolü" hakkında ileri sürülen mütalâaların en parlak bir delilidir. Çünkü, tarihte bir esi olmayan bu kurtuluş, uyanış ve yükseliş mucizesi, gene tarihte bir eşi olmayan büyük bir kahramanın eseridir, Gazi inkılâbıdır! Varlığının en buhranlı bir anında Gazi gibi bir kahramana nail olmak, bir millet için ne büyük bir talihtir! Harp sonu Türkiye’sinin ölüm karanlıklarıyla örtülü göklerinde bu güneş doğmasaydı, bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sinin mevcut olabileceğini tasavvur kabil midir?..
İşte arkadaşlar, tarihî realiteye sadık kalmak için, inkılâp tarihimizin tetkikinde mutlaka bu esastan başlamak, bu görüş zaviyesinden bakmak, araştırmalarımızı bu merkez etrafında toplamak lâzımdır. Çünkü, Gazi, hâdiselerin yarattığı bir şef değil, hadiseleri yaratan bir baştır. Kurtuluş Savaşı'nın ilk hazırlık günlerinden başlayarak Başkumandan Meydan Muharebesine kadar geçen bütün hâdiseleri, bütün vesikalara müracaat ederek inceden inceye, dikkatle, ibretle tahlil ediniz. Başından sonuna kadar, bir tek dimağın, bir tek iradenin, bir tek insanın yanılmaz ve bükülmez tecellisini göreceksiniz; silâhsız, bezgin, ümitsiz bir milletin bir cihana galebe edeceğine tek başına inanmış bir kahramanın, Türk ruhunda birikmiş nihayetsiz mânevi kuvvetleri nasıl şuurlandırdığını, maddileştirdiğini, teşkilâtlandırdığını anlayacaksınız. Büyük tarihî milletlerin ruhunda nihayetsiz ve esrarlı kuvvetler daima mevcuttur; lâkin o kuvvetlere şuur ve şekil verecek büyük kahraman, uzun asırlarda bir doğar!
Türk inkılâbının, Kurtuluş Savaşından sonraki muazzam safhalarını düşünecek olursak,
o zaman, Gazi'nin hâdiseleri nasıl yarattığını daha iyi anlarız: Saltanat ve Hilâfet gibi muzir müesseselerin kaldırılması, onların çürük dayanakları olan softalığın ve dervişliğin ilgası, sonra hukukî ve iktisadî inkılâplar, alfabe inkılâbı, tarih inkılâbı, dil inkılâbı, kütür inkılâbı... Bütün bunlar, daima aynı dimağın, aynı iradenin, aynı insanın yarattığı, birbirine bağlı, muazzam, ahenkli bir inkılâp silsilesidir. Memleketin kültür tarihiyle biraz uğraşmış bir adam sıfatıyla, burada küçük bir meseleye işaret etmek isterim: Bugün, Gazi'nin kudretli elinde, yaşanılan birer hakikat olan siyasî, içtimaî inkılâplar hakkında elli altmış seneden beri şurada burada bazı düşünceler ileri sürülmemiş değildir; bunları inceden inceye tetkik edenler daha iyi görüp anlayacaklardır ki, bunlarla mukayese edilince Gazi inkılâbı, daima ayni yüksek membadan fışkıran, birbirini tamamlayan, ayni cinsten bir "kül" dür, bir sistemdir. İnkılâp tarihimiz üzerinde çalışanlar, bu sistemin vahdetini, tecanüsünü, orijinalliğini çok açık olarak anlayabilirler.
İşte görüyorsunuz ki, arkadaşlar, Türk inkılâbının eşsiz yaratıcısı, yalnız bir cepheden tetkiki kabil bir kahraman değildir; çünkü onun büyük eseri olan inkılâp bir cepheli değildir. Kurtuluş Savaşı ile başlayan bu inkılâbın siyasî, iktisadî, içtimaî safhaları ve nihayet muazzam bir kültür safhası vardır ki birbirini tamamlar. Onun için inkılâp tarihçisi de Gazi'nin engin şahsiyetini anlamağa çalışırken, onun bu muhtelif cephelerini ayrı ayrı tahlil etmek mecburiyetindedir. Bu küçük konferansa sığdırmak imkânı olmadığı için Türkün bu en büyük kahramanını, başka mîlletlerin büyük kahramanlarıyla mukayese zevkinden mahrum kalıyorum. Yalnız şunu söyleyeyim ki, bu mukayeseyi yapacak olan Türk tarihçisi, her bakımdan, millî kahramanımızın ne kadar eşsiz ve ne kadar üstün olduğunu nihayetsiz bir gurur ile söyleyebilir. Bu mukayesenin böyle bir netice vermesini gayet tabiî bulmak lâzımdır. Çünkü Mustafa Kemal gibi bir kahramanı yalnız Türk milleti yetiştirebilirdi!
Arkadaşlar, Şahsî varlığını pek çoktan beri millet sevgisi ve millet ülküsü, içinde eriten Büyük Gazi'miz, muhtelif vesilelerle, bütün bu muazzam inkılâplarını aziz milletine mal etti. Hattâ, tarihin mislini kaydetmediği bir büyüklük daha göstererek, "milletine, henüz istediği gibi hizmet edemediğini" söyledi. Böylece, bugünkü ve yarınki nesillere inkılâp ahlâkının ne demek olduğunu anlattı! Türk milletinin, Türk ülküsünün ebedî timsali olan Gazi böyle söyleyebilir; çünkü ferdî mevcudiyetini millî varlık içinde eritmiştir; fakat, Türk milleti de kendinin maddî ve manevî varlığını kurtaran bu en büyük evlâdına yedisinden yetmişine kadar ayni yürekten kopan bir sesle diyor ki: -Hakkın var; bütün bu inkılâplar benimdir, benim malımdır. Çünkü, onları yaratan sen benimsin. Ben olmasam sen olmazdın; fakat, sen olmasan ben ne olurdum?..
Yakup Kadri Karaosmanoğlu — Atatürk'ün İnsanlığı
Cumhuriyet dönemi önemli yazar ve diplomatlarından — Orijinal PDF'i görüntüle
ATATÜRK’ÜN İNSANLIĞI∗
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Size, her şeyden önce Mustafa Kemal adını ilk defa olarak ne zaman, nasıl ve kimden duyduğumu söylemek isterim: Birinci cihan harbinde Üsküdar Lisesinin edebiyat ve felsefe öğretmeni idim. Bir gün, bu lisenin son sınıfında, çoğu gitmiş öğrencilerden geriye kalan tek talebeme ders verirken, birden bire kulağına akseden top sesleriyle duraklayıvermiştim. Bu sesler uzaktan uzağa, derinden derine Çanakkale'den geliyordu. Karşımdaki genç de, o anda, benim dersimden ziyade bu sesleri dinler görünüyordu. Bunun üzerine bir müddet sustuktan sonra, o talebeliğini, ben hocalığımı unutup iki arkadaş gibi konuşmaya başladık. Zaten, aramızda pek büyük bir yaş farkı da yoktu.
Genç adam bana "hiç merak etmeyin; geçemeyecekler" dedi ve ilâve etti “Müdafaa hattının en nazik bir noktasında kumandayı Miralay Mustafa Kemal Bey ele aldı. Bu iş onun eline geçtikten sonra artık endişeye yer kalmadığına inanmak lâzım gelir”.
Talebem, bu malûmatı yüksek rütbeli bir subay olan babasından almıştı ve bu mütalâayı da babasının Mustafa Kemal hakkında göstermiş olacağı takdir hislerinin telkini altında yürütüyordu. Demek ki, ordu mensupları çevresinde Mustafa Kemal o zamandan beri parlayan bir yıldızdı. Ben kendi kendime “nasıl olmuş da böyle bir kahraman subayın ünü, başta Enver Paşa olarak o devirdeki diğer bazı askerî şöhretler gibi biz aydınların kulağına kadar gelememiş” diye soruyordum.
Bunun sebebini, Çanakkale zaferi kazanıldıktan sonra Mustafa Kemal adının ağza alınmamasından, hele gazetelerde O'na dair tek kelime yazılmasının yasak edilmesinden anlayacaktık (o sıralarda İkdam Gazetesinin yazı işleri müdürü olmam dolayısıyla bu yasak, Harbiye Nezaretinin bir tamimi şeklinde bana da gelmişti). Nitekim, rahmetli dostum Ruşen Eşref bu yasağa rağmen Mustafa Kemal Paşayla Çanakkale Harbine dair bir mülakat yapmış ve bu mülakatın çıktığı dergi hemen toplattırılmıştı.
Mustafa Kemal'den bana, birkaç zaman sonra eski Dahiliye Vekillerimizden Cemil Bey bahsedecekti. O bir miralay ben de -yukarıda söylediğim gibi- bir lise öğretmeni olarak İsviçre sanatoryumlarının birinde tedavi edilmekte idi. Devir, mütareke devri. Baş başa vermiş, memleketin hali ne olacak diye dertleniyorduk, Cemil Bey : “Bizi ancak bir adam kurtarabilir. O da Mustafa Kemal'dir” dedi ve onun askerî dehasını uzun uzadıya övmeğe koyuldu. Ama, sözlerinin sonunda, şu acı gerçeği ifadeden de çekinmedi”. “Fakat, dedi, ortada ne ordu, ne silâh, ne de varlığımızı korumaya kararlı bir devlet ve hükümet var”.
Rahmetli Cemil Bey'le bu konuşmamız üzerinden kaç. hafta, kaç ay geçti, şimdi pek iyi hatırlamıyorum. İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Ben, Cenevre'de memlekete dönmek çarelerini araştırdığım günlerde, garip ve perişan, şehrin caddelerinde dolaşırken gözüm bir gazete satıcısının peykesine serilmiş gazetelerden birinin baş sayfasında kalın harflerle dizilmiş şöyle bir manşete ilişti: “Mustafa Kemal adında bir general Anadolu'da başlayan Millî Mücadele hareketinin başına geçti ve İstanbul Hükümetine karşı isyan bayrağını açtı”.
Bunu okur okumaz yüreğimde bir büyük ümit ışığının parladığını hissetmiş ve önümde kurtuluş yolunun açıldığını görür gibi olmuştum. İşte, bu halin verdiği heyecan içindedir ki, hemen O'nun yanıma koşmak için can atmaya başladım. Fakat, bir sürü siyasi engellerle bütün yolların kapalı oluşu gayeme ancak bir buçuk yıl sonra ulaşabilmem imkânını vermişti.
O vakte kadar da Mustafa Kemal Ankara'da Büyük Millet Meclisini kurmuş ve Anadolu müdafaa ordusunu teşkil etmiş bulunuyordu.
Tarih 1921 Bir ilkbahar havası içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal'in henüz taşınıp yerleştiği eski Çankaya köşküne giden yokuşu çıkarken biraz sonra, kim bilir, ne kadar azametli ve heybetli bir kumandan paşayla karşılaşacağımı düşünerek, daha o andan
∗ Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından 10 Kasım 1963 tarihinde Türk Tarih Kurumu tarafından düzenlenen Atatürk’ü Anma Töreninde yapılan konuşma. Atatürk Konferansları I, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1964.
itibaren içimde -nasıl diyeyim bilmem- bir nevi küçüklük veya pısırıklık hissediyordum.
Fakat, bu hissim, biraz sonra onu görür görmez dağılıp gidecek ve yerini, aramızdaki bütün resmî derece farklarını aşarak gönül bağlılığından doğan sevgiyle karışık bir saygıya bırakacaktı. O, beni, ilk bakışta, konuksever bir ev sahibi nezaketi, kibar tavırları ve pek iyi bir terzi elinden çıkmadığı belli sivil kostümü içinde bile göze çarpan zarafetiyle hayran etti. Konuşmaya başlayınca ince zekâlı bir fikir adamının bilgilerini keşfedecektim. Buradan, başının, yüzünün ve ellerinin ayni derecede hayran olduğum asîl ve müstesna güzelliğinden ayrıca bahse lüzum görmüyorum. Zira, onu yakından tanıyan birçok yabancı yazarlar, fikir ve siyaset adamları, ezcümle Profesör Pittard'la tanınmış bir edebiyat kadını olan eşi, Mustafa Kemal’in bu fizik özellikleri üzerinde uzun uzun durmuşlardır.
Oysa, ben, bu konuşmamda onun dış özelliklerinden ziyade iç özelliklerinden bahsetmek istiyorum. Zira, Mustafa Kemal'in gözle görülen tarafları kadar büyük devrimci, büyük devlet kurucusu, büyük vatan ve millet kurtarıcısı vasıflarını da ancak bu suretle daha iyi anlamış oluruz. Bu iş, yani Atatürk'ün iç âlemine nüfuz onun yanında bulunmak ve ruhî tepkilerini yakından izlemek fırsatını bulanlardan biri olmam itibarıyla benim için pek güç olmayacak sanırım. Kaldı ki Mustafa Kemal gizli kapaklı -daha doğrusu eski bir deyime göre- gıllıgışlı bir adam değildi. Frenklerin "franchise" sözüyle ifade ettikleri açık kalplilik onun başta gelen niteliklerinden biriydi ve bunun ışığında birtakım tahlil metotlarına, birtakım ruh incelemelerine girişmeksizin onu, hiçbir karanlık noktası kalmadan apaydın görebilirdik. Nasıl ve ne özellikte görebilirdik? Her şeyden önce, kelimenin bütün manasıyla bir büyük insan olarak.
Şimdi, müsaadenizle, “büyük insan”dan ne anladığımı söyleyeyim. : Büyük insan odur ki, sevdiklerine karşı ölünceye kadar vefalıdır; sevmediklerine karşı da kalbi pas tutmasını bilmez. Şahsî, küçük ihtiraslara ise asla yakasını kaptırmaz ve hiçbir vakit nefsaniyetinin, içgüdülerinin hükmü altına girmez. Her hareketine yalnız akıl, insaf ve ruh asaleti rehberlik eder. Böylelerine eskiler “sage” -yani hakim- adını verirlerdi.
Plutarque, eski Yunan ve Roma tarihinin ünlü şahsiyetlerini en çok bu açıdan tahlil ve muhakeme etmiştir. Bunlar arasında insanlık erdeminden yoksun bulduklarını, ne kadar büyük zafer kazanmış serdarlar, ne kadar büyük reformatörler ve devlet adamları olursa olsunlar, fazla övmekten çekinmiş ve bütün hayranlığını ya Greklerin “hakim”, ya da Romalıların erdemli dedikleri kişiler üzerinde teksif etmiştir. Çünkü, tarihte en derin, en silinmez izler bırakan büyük adamların asıl bu iki vasfı taşıyanlar olduğunu görmüştür.
Modern çağın bir Plutarque’ı olsaydı, hiç şüphesiz, Atatürk'ün şahsında bu iki vasfı birleşmiş bulacaktı ve XVI. yüzyıldan bu yana gelip geçmiş kahramanlar, reformatörler, devlet kurucuları, millet rehberleri arasında yapacağı mukayesede en yüksek değeri ve mertebeyi ona verecekti.
Ben, burada, Atatürk'ün gerek askerlikteki, gerek devrimcilikteki, gerek devlet adamlığındaki başarılarının sırrını zekâ ile kalbi kendi özünde birleştirmiş olmasına atfetmekle yetineceğim. Zaten, (dehâ) denilen yaratıcı kudret de bu iki insanlık unsurunun bir araya gelişinden doğmaz mı? Zekânın tek başına aldandığı ve aldattığı olur. Fakat, kalp, sevginin ve şefkatin kaynağı olan kalp, asla aldanmaz ve aldatmaz. Tanrıya giden yol bile kalpten geçer. Atatürk de milletini, memleketini kurtarma ve millî gerçeklere ulaşma yoluna buradan geçerek atılmıştır. Bu yolda her çileye, her zorluğa katlanmak ve bütün imkânsızlıkları yenmek kudretini millet ve memleket aşkında bulmuştur. Yoksa, Büyük Nutkunun başında kendisinin de söylediği gibi “bütün kaleleri zapt edilmiş, silâhları alınmış, Padişahı, devlet ve hükümeti düşmana teslim olmuş” bir millet ve memleketi yalnız zekânın ve mantığın ışığında kurtarmağa kalkışmak belki mümkün olamazdı. Nitekim Millî Mücadelenin başlangıcında vatanseverlikler ile tanınmış birçok kimseler bile Mustafa Kemal'in sonu gelmeyecek ve bizi yeni yeni felâketlere sürükleyebilecek bir maceraya atıldığı fikrinde idiler ve fikirlerini ona bildirmekten çekinmemişlerdi.
Ama, O, her şeyden evvel kalbinin sesini dinlemişti. Bu kalbi yakıp kavuran aşkın ateşi ve humması içinde soğuk mantığa, dar düşünüşlere kulak asmasının imkânı yoktu. Bahusus ki, bu büyük aşka derin bir merhamet duygusu da karışmış bulunuyordu. Asil Türk Milletini kara bahtına bırakamazdı. Ya onunla beraber yaşayacak, ya onunla beraber o ölecekti.
Atatürk'ün bu sevme ve acıma hasleti, bir gün gelecek, bütün insanlığı kapsayan bir genişliğe ulaşacaktır. Hemen harpten sonra elini dünkü düşmanlarına ne büyük bir âlicenaplıkla uzattığını biliyorsunuz. Ama, bilmediğiniz bir şey var ki, o da Dumlupınar Zaferinin birinci yıldönümünde, o kanlı cengin cereyan ettiği yerde yapılan törende Mustafa Kemal'in “Geçen yıl burada bir inhidam olmuştu” derken sesinin derin bir hüzünle buğulanışıdır.
İşte, bence, Mustafa Kemal bu altın kalbi, bu şefkat ve merhamet hisleriyledir ki, perişan bir milleti kendi etrafında toplamış, kendine ısındırmış ve hakkıyla, Türkün, daima sevilen, daima anılan ve yokluğu gittikçe daha ziyade hissedilen Atası olmuştur.
Burada, -eski bir tabire göre, hiçbir “vechi-şebeh” olmamakla beraber,- Fransızların edebiyat eleştirmecilerinden Emile Faguet'nin şair Musset'den bahsederken söylediği şu sözü hatırlamaktan kendimi alamıyorum. Faguet der ki “Musset daima sevilir, çünkü o daima sevmiştir”.
Atatürk'ün iç âlemi hakkındaki görüşlerimi birkaç müşahede ile bağlamak isterim: Yukarıda, büyük insanlık şiarlarından biri olarak vefadan bahsetmiştim. Biliyorsunuz ki, Mustafa Kemal'in üç çocukluk ve gençlik arkadaşı vardı. Bunlardan biri Fethi Okyar, öbürleri de Nuri Conker ile Salih Bozok'tu. Hayatın türlü tecellilerine rağmen münasebetleri ve bunlara karşı muameleleri Selanik'te, Manastır'da ne idiyse daima öyle kalmıştır. Yani aynı mahalle ve okul akranlığı samimiyetini muhafaza etmiştir. Hususi meclislerinde onlarla öyle bir senli-benli, içli-dışlı konuşuşları, yarenlik edişleri vardı ki, Atatürk namına yalnız tevazu kelimesiyle ifade edilemezdi.
Biraz önce, gene insanlığın vasıflarından birinin şefkat duygusu olduğunu söylemiştim. Atatürk'te, bu duygunun en açık belirtisini eski Maarif Vekili Necati'nin ölüm haberini aldığı akşam görmüşümdür. Koca adam diyebilirim ki, bir çocuk gibi saatlerce hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Bir gün gelip Reşit Galip'in ölümü de onu, teselli bulmaz bir derin acıya düşürecekti.
Bu şefkatin sıcak etkisini birçok defa kendi nefsimde de hissettiğim olmuştur. Geçirdiğim iki ağır hastalıkta eğer onun gösterdiği yakın ilgiden yoksun kalsaydım, hiç şüphe yok ki, çoktan öbür dünyayı boylayacak ve şimdi huzurunuzda kendisine karşı beslediğim minnet ve şükranları ifade edemeyecektim.
Aziz dinleyenlerim, Atatürk'ün iyi kalbi, bir zamanlar Millî Mücadeleye karşı cephe almış ve bu yüzden memleket dışına sürülmüş kimseleri bile acımasını bilmiş ve bunların gurbette ölmelerine razı olmamıştır. Size, onun insanlığı hakkında daha kavrayıcı bir misal verebilir miyim? Atatürk'ü böylesine bir büyük atıfete sevk eden hâdisenin ise ne olduğunu söylersem -ki bunu Bayan Afet İnan da pekiyi bilir sanırım- büyük insanın bu asil jesti karşısındaki hayranlığımız büsbütün artar. Hâdise şu: Bir gün ona bu sürgünlerden biri olan Refik Halit'in bir yazısını gösteriyorlar. Değerli romancımız uzun yıllardan beri Suriye'de oturmaya mahkûmdur. Günün birinde, şüphesiz vatan özlemiyle olacak, Türkiye sınırlarına doğru bir gezintiye çıkıyor ve hudut karakollarımızın birinin üstünde dalgalanan Türk bayrağını görüp derin bir heyecana kapılıyor. İşte Refik Halit o yazısında bu heyecanı ifade etmektedir ve Atatürk'ün vatan aşkıyla dolu kalbine dokunan da bu olmuştur.
Şimdi, size soruyorum: Atatürk'ün insanlık -eski deyimiyle- insaniyet tarafı bu kadar büyük ve üstün olmasaydı acaba millet kurtarıcılığı, devlet kuruculuğu ve devrimcilik alanında şimdi başımızı döndürmekte bulunan yüksek zirvelere erişebilir miydi? Öyle sanıyorum ki, bu konuda, hepinizin fikrini söylemesi bu konuşmamdan daha faydalı olacaktır. Beni dinlemek lûtfunda bulunduğunuz için teşekkür ederim.
Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar — Atatürk
Türk edebiyatının önde gelen yazar ve akademisyenlerinden — Orijinal PDF'i görüntüle
ATATÜRK
Prof. Ahmet Hamdi TANPINAR
Atatürk gibi millî varlığın her alanında yaratıcı eserler bırakan, dehasının mucizesiyle bütün millî hayatı yoğurup dirilten bir insandan bahsetmek daima güç bir şeydir. Çünkü Atatürk'ten bahsetmek, fânilerin diliyle bîr mucizeler zincirini anlatmak demektir. Mucize, mucize ile anlatılır. Onun içindir ki kahramanların gerçek yüzleri ancak sanatta görülür.
Atatürk, büyük ve şümullü manasıyla kahramandır. Bu kelimenin manasında gerçek bir vuzuhu, elle tutulacak, gözle görülecek, zaman içinde bir yıldız mahreki (yörünge) gibi nurlu izi takip edilebilecek bir misalin getirebileceği vuzuhu isteyenler onun hayatına bakmalıdırlar.
Kahraman nedir? Eski trajedi; kahramanı, kaderle pençeleşen adam diye vasıflandırır. Atatürk bu mücadeleyi kendi nefsi için değil, bir milletin hayatı için yapmış ve ondan muzaffer olarak çıkmıştır. Onun için Türk milletinin millî kahramanıdır. Bu gün kendi yurdumuzda hür ve müstakil, yaşama haklarımıza sahip, toplu ve nefsimize karşı saygıyla, güvenle dolu yaşıyorsak bu onun, milletimizin talihine karşı kazandığı zafer sayesindedir.
Bununla beraber, bu kadar büyük bir işi ne basit unsurlarla yapar! Onun hayatına bakarken bir daha görüyoruz ki, deha dediğimiz şey, yaratılışın bir ucubesi değil, sadece fânilere nadir bahşettiği bir kudretidir.
Gerçekten, Atatürk'ün hayatı, vazife duygusunun, memleket ve millet sevgisinin, imanın ve iradenin beraberce ördükleri bir kumaşa benzer. Onu harekete getiren bu büyük zembereklere, hâdiseleri sezmek ve anlatmaktaki kudretini, büyük realite duygusunu, tasarlama ve yapmadaki o imkânsız denebilecek isabetini, bir de, gerçek manasıyla önder doğmuş olanlara mahsus şahsî cazibeyi ilâve edersek, bize bugünü ve onun nimetlerini hazırlayan, Türk milletine gelecek nesillerin serbestçe çalışması ve kendi imkânlarını gerçekleştirmek için hür ve müstakil bir yurda sahip olmanın emniyetini bahşeden bir hayatın büyük vasıflarını hulâsa etmiş oluruz.
Kahraman kelimesinin manasını duyabilmek için, onun hayatını görmek ve üzerinde düşünmek yeter, dedim. Şimdi bu hayatın bir noktasına işaret etmek isterim: Bu deha, etrafındaki olaylarla beraber, adeta bazı panzehirler, insanlığa teselli, ümit ve şifa veren bazı büyük, kurtarıcı fikirler gibi, onların cevherinden doğmuştur, diyebilirim.
Tanınmış bir tarihçi: “Dünya, gömlek değiştireceği zamanlarda hâdiseler mukadder bir mahiyet alır” der. İşte Atatürk, bu yolundan şaşmaz kader mahiyetli hâdiseleri, daha zengin bir iradeyle, adeta bir milletin yaşama iradesinin tek bir şahısta toplandığına inandıran bir kudretle günü gününe, saati saatine karşılayan, onlarla beraber ölçüleri büyüyen, genişleyen, kudreti artan insandı.
Denebilir ki Atatürk'ün dehası, milletine gerçekten hizmet edebilecek bir çağa geldikten sonra, millî hayatı tehdit eden tehlikeler nispetinde büyümüş, gelişmiştir. Hayatına baktığımız zaman, bu hayatın bize önceden çizilmiş bir yol gibi muntazaman, sade ve son derecede tabii görünmesinin sırrı buradadır. Asıl olan yaşamak olduğuna göre, bir hastalığın bir afetin, bir kazanın karşılanması kadar tabii ne olabilir?
Fakat bir an kendimizi tereddüdün, şüphenin ifritine terk ederek, kendi kendimize soralım: “Mukadder görünen bir akıbetin bu kadar zamanında, bu kadar isabetli bir şekilde karşılanması kadar insanı şaşırtabilecek ne vardır?”
Ben, Atatürk'ün hayatından bugün için ve yarın için alınabilecek en büyük dersin; ters tarafından sorulmuş sualde olduğuna inanıyorum. Gerçekten, Mustafa Kemal'in dehası, daima gününün meseleleriyle onların içinde, onların havasında yaşadı. Onu herhangi büyük bir kumandan, büyük ve başarılı bir politika adamından daha üstün, çok üstün, çok yaratıcı yapan
Türk Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden biri olan Prof. Ahmet Hamdi TANPINAR tarafından 10 Kasım 1960 tarihinde Atatürk’ü Anma Töreni kapsamında yapılan konuşma . Atatürk’ü Anarken (10-17 Kasım 1960), Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1960.
şey, bir tek adamın zekâsını bir milletin hayatında bu kadar şümullü bir merhale haline getiren cemiyet meseleleri üzerinde kendi kendisini böyle teksif etmiş olması, bütün varlığını onların emrine vermesi, şahsiyetini onlarda idrak etmesidir.
Bir milletin yaşama iradesini en lâzım olduğu bir anda kendi nefsinde yaratıcı bir kudret halinde hazır bulabilmek ve bir ocaktan, merkezî bir yıldızdan dağılan aydınlık gibi, onu tam zamanında etrafa dağıtabilmek için, ilkin o milletin içinden yetişmek, sonra da bütün ömrünce onu yaşamak tabiî şarttır. Bizzat kendisi: “Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurdun bağrından çıktığımız Türk Milletinin ve bir de milletle tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticeleridir.” derken bunu söylemiş oluyor.
Vatanının, milletinin, insanlığın ıstırabını şahsî bir tecrübe ve talih gibi yaşadığı içindir ki Mustafa Kemal kahramandır. Bu tecrübeyi şahsî dehasıyla bir kurtuluş kapısı yaptığı için de eşsizdir.
Vefalı silâh arkadaşı İsmet İnönü, onun maneviyatına “Eşsiz kahraman Atatürk” diye hitap ediyordu. Biz de onun ardından şöyle hitap edelim:
"Eşsiz kahraman Atatürk; sen efendi bir milletin acılarıyla beslendin. Hicretler, yangınlar, ölüm tehlikesi, yıkılmış ocaklar, İstikbal emniyetini kaybetmiş nesiller senin dehanı acılarıyla büyüttü. Onun içindir ki adın bu milletin göklerinde bir yıldız gibi parlak ve engin akislerle doğdu. Onun için adımların nereye döndü ise, yaratılış ve talih oraya feyzini cömertçe döktü. Onun içindir ki her davetine bütün millet, bütün vatan ve tarih cevap verdi. Sen, etrafındaki topluluğa bir Tanrıya bakar gibi bakmıştın; onun için iraden sınırsız, imanının yaratıcılığı sonsuzdu. Onun için zafer melekleri, topuğunun izinden ayrılmadılar ve sen, mağlubiyetin zehrini bütün ömrünce tatmadın..."
Mustafa Kemal'in öz babası Türk tarihi, anası da Türk milletidir. Bununla beraber, 1880 yılında Selanik'te, eski bir memur olan ve kereste ticaretiyle geçinen Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanımın sulbünden dünyaya geldi. Bu doğuş, beraberinde üç şart getiriyordu: Halk içinden yetişmişti, refah vasıtaları kıt bir zümreye mensuptu, ıstırabı, yoksulluğu genç yaşında tatmıştı. İstikbali ve emniyeti; yabancı, ihtiraslı unsurların azgınlığı ile her an tehdit altında bulunan, etrafındaki tehlikenin şuuruna halka mahsus hassaslıkla sahip Rumeli Türklüğü içinde büyüdü. Belki de zekâsının hâdiseler karşısındaki o daimî uyanıklığı bu sonuncu şarttan geliyor. Mustafa Kemal'in çocukluk, ilk gençlik yılları, Balkan komitacılarının dört bir yanı yangına, kana boyadıkları yıllarda geçer.
Selanik'te, Şemsî Efendi Mektebinde okudu. Sırasıyla Selanik Askerî Rüştiyesinde, Manastır İdadisinde Harbiye'ye hazırlık tahsilini yaptı. 1904’de** Erkânıharp Yüzbaşısı olarak tahsil hayatını bitirdi ve başarılarına mükâfat olarak, diplomasını alır almaz tevkif edildi. Birkaç aylık mevkufluktan sonra Şam'a gönderildi.
Atatürk'ün gençlik yılları, İkinci Abdülhamit saltanatının sonuna doğru bütün memleketi bir sıtma gibi kavrayan o ruh gerginliği içinde geçer. Milleti vehmiyle adeta bir mumya halinde sarıp sarmalayan ve koskoca İmparatorluk ülkesini bir hasta odası gibi sessiz sedasız yapan İkinci Abdülhamit zamanının son nesilleri, hükümdar makamında sadece bir “gasıb” görüyorlar ve millî hayatı bu kadar sefil bir şekilde çürüten bir idareye karşı en haklı bir asabiyeti taşıyorlardı.
Mustafa Kemal, bu ruh haletinde devriyle beraberdi. Nesil arkadaşlarından farkı, yaratılışının imtiyazları olan şahsî kudretiydi. 1904 yılında, mesleğine âşık yepyeni üniforması sırtında, yüzünde sebebini daha bilmediği mevkufluk günlerinden kalma hafif bir sarılık, adımlarını derin bir istikbal kaygısı içinde atan, içindeki ıstırap, ümit, yaşamak hırsı, aydınlığın bir şarkısı gibi, her an coşmaya hazır bu genç adama dikkat edin: o, nesillerin rüyasını kendi nabzının ahenginde duyan adamdır. Başının üstünde çalkanan havada hür ve mesut bir vatanın
Ahmet Hamdi TANPINAR’ın 1880 olarak belirttiği ATATÜRK’ün doğum tarihi, ATATÜRK’ün nüfus cüzdanında 1881 olarak yer almaktadır. ** Ahmet Hamdi TANPINAR’ın 1904 olarak belirttiği ATATÜRK’ün Erkân-ı Harbiye’yi bitiriş tarihi, ATATÜRK’ün meslek safahatının yer aldığı özlük dosyasında 1905 olarak yer almaktadır.
istikbali kanat açmış gibidir.
Daha 1906 dan itibaren genç Mustafa Kemal'i nesline rehberlik eder görüyoruz. O sene Şam'da, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurarlar. Fikirlerini yaymak için gizlice Selanik’e gider. Tehlikeden gözünü saklamamakla beraber, sevimli ve azim taşan hüviyetiyle etrafına kendisini kabul ettirmesini bildiği için, bu gizli yolculuğun akıbetleriyle karşılaşmak şöyle dursun, 1907 de kendisini, Kolağası rütbesiyle Makedonya'da Üçüncü Ordu emrine tayin ettirmeye muvaffak olur. Atatürk, bütün ömrünce, iradesini etrafına kabul ettirecektir. İnsanlarla yüz yüze geldiği zaman daima onun istediği olacaktır.
Genç Atatürk, Makedonya'da kaldığı yıllar içinde, sonradan her gireceği yerde olduğu gibi, Üçüncü Ordunun ruhu olur. Bütün rütbeler, kıdemler, tecrübeler; adımlarını başarılı hayatının henüz eşiğinde deneyen bu genç adamın çalışkanlığı, anlayışı, derhal etrafını tesir altına alan otoritesi ve daima haklı tenkidi karşısında silinir. İkinci Meşrutiyete takaddüm eden ordu hareketlerinde, fikir alış verişinde o, en ön safta görünüyor. Biraz sonra 31 Mart irticai olduğu zaman, genç Meşrutiyetin haklarını korumak için İstanbul'a gelen Hareket Ordusu'nun Erkân-ı harbiye Reisi gene kendisidir. Ve bu Orduya derhal benimsenen Hareket Ordusu adını o vermiştir. Fakat İstanbul'da kalmaz. Biraz sonra kıtasına döner.
Mustafa Kemal'de mühim olan bir hususiyet de budur. O, en çaresiz kaldığı zamanlarda bile, iktidar mevkii ile pazarlığa girmemiş, hiç bir suretle beğenmediği fikirlere tavizler vermemiş, müspet hareket halinde olmadığı zaman, açık ve daima haklı bir itiraz halinde yaşamıştır.
Bu sefer de öyle oldu. Kıtayı, müspet işi, kendisine fikirlerini tatbik edecek bir çalışma sahası vermeyeceklerini bildiği politikaya tercih etti. Selanik'te, zabit talimgâhında, kumandan sıfatıyla meslektaşlarını yetiştirmeye çalıştı. Gene Kolağası rütbesiyle sırf enerjisini yıpratmak için tayin ettikleri alay kumandanlığını da, bütün etrafına kendi şahsiyetini kabul ettirmek şartıyla, başarıyla yaptı.
Nihayet onu kıskananlar, tahrik bahanesiyle, İstanbul'a naklini temin ettiler. Bu nakilden Trablusgarp harbine kadar, Mustafa Kemal adı, kapalı dost ve arkadaş çevrelerinin tanıdığı bir addır.
1911’de Bingazi'dedir. Tobruk'ta, daha sonra Derne'de yaptığı muharebelerde, en son merhalesi 30 Ağustos 1922 de kazandığı Büyük Zafer olan başarılı muharebeler zinciri başlar. O yıl binbaşı rütbesini alır. 1912 de, Balkan harbinin ölüm kasırgası içinde vatana döner. Ne rütbesi, ne de zaman, bu harbin felâketlerini önleyebilecek imkânları ona veremezdi. Genç yaşı onu, kendisine gösterilen işi yapmağa mecbur ediyordu. Akdeniz Boğazı Mürettep Kuvvetleri Harekât Şubesi Müdürü olur. Bu suretle Edirne'yi istirdat eden Bolayır Kolordusunun Erkân-ı harbiye reisliğini yaptı.
Mustafa Kemal'in vatan işlerindeki tecrübesi, sezişi, bu iki muharebe ile ve1908’den 1913’e kadar geçen zamanı dolduran hâdiselerle, Devlet mekanizmasının fena işlediğini açıkça görecek kadar olgunlaşmıştı. Gelecek yılların Anafartalar Kahramanı, Umumi Harbin ilk aylarına; bu harbe takaddüm eden gergin senenin hâdiseleri gibi, arkadaşı Fethi Beyin sefir olduğu Sofya'da ataşemiliter sıfatıyla şahit oldu.
Birbiri ardınca yaptığı ısrarlar neticesinde, nihayet orduda faal bir vazife aldı. Kıta hayatı onun cenneti idi. Her gün biraz daha mükemmelleştirdiği küçücük dünyasına yeniden kavuştu.
Her gittiği yerde, idaresine aldığı kıtanın manzarası birkaç hafta içinde değişiveriyordu. Emrine verilen ve teşekkülünü bilgili avuçları içinde yapan On dokuzuncu Fırka ile, 25 Nisan 1915’den sonra ve kendi iradesiyle, İmparatorluğun asırlık payitahtını tehdit eden Arıburnu muharebelerine iştirak etti. 1 Haziran 1915’te miralay oldu. Onun hayatında daha mucizeli bir 19 Mayıs göreceğiz. Tıpkı aynı yılın 6 ve 7 Ağustosu ile 19 Ağustosunun, 1922 senesi Ağustosunu müjdelemesi gibi... Umumi Harbin keşmekeşi, acıları, içinde, Türk milletinin yüzünü güldüren, ancak bu tarihlerde Anafartalar'da, Conkbayırı'nda, Kocatepe'de kazanılan zaferlerdir. Sonunda o kadar üstün vasıtalarla hazırlanmış bir seferi, müttefiklere yarıda bıraktıran bu zaferlerin bir neticesi, payitahtın istilâdan kurtulması îdi. Fakat bundan büyük bir neticesi daha vardı: daha sonra gelecek felâket yıllarında milletimizin başına geçecek olan büyük asker, meslek
tecrübesini bu muharebelerde tamamlamış oluyordu.
1916 yılının 7 ve 8 Ağustos günleri, Mirliva Mustafa Kemal Paşa’nın Şark cephesindeki başarılarını kaydeder. Bitlis'in, Muş'un istirdadına muvaffak olan genç kumandan, 1917’de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Kumandanlığına tayin edilir ve Şam'da Enver, Cemal Paşalarla yaptığı bir mülakatta, bu harpten nispeten zararsız çıkabilmek için cenup cephesinde alınması gereken tedbirleri onlara anlatır. Fakat Hicaz'ın tahliyesine ve bütün kuvvetlerin geriye alınarak Suriye'de tam bir müdafaa cephesi kurulmasına onları ikna edemediği için bu vazifeden ayrılır. Bu tarihten itibaren Başkumandanlık Vekâleti ile tam bir mücadele halindedir.
Diğer taraftan, memleket içindeki Alman baskısına karşı en ateşli itiraz ondan gelir. Veliaht Vahdettin ile yaptığı kısa Almanya seyahati, müttefik memleketlerde de işlerin ne kadar fena gittiğini gösterir. Bütün hayatınca sahip olduğu realite duygusu, ona daima hakikî vaziyeti gösteriyordu. Yıldırım Orduları Grubundaki Yedinci Ordunun, sonra da bütün grubun ve Suriye cephesinin kumandasını aldı.
Mukadderatı yabancı memleket cephelerinde halledilecek olan ve umumî manzarasında bütün dünyayı saran bir muharebede ve bizim tarafımızdan daha başlangıcında o kadar büyük hatalarla ve bir yığın idaresizlikle tabii yolundan çıkarılan bîr harpte tek başına bir Mustafa Kemal ne yapabilirdi?
Yapabileceğini yaptı. Yani kendisinden başka pek az insanın yapabileceği şeyleri... Elindeki kuvveti dağıtmadan, hareket kabiliyetini kaybetmeden harbin zaruretlerini kabul etti. Üstün kuvvetler karşısında ordusunu ezdirmedi, memleket çocuklarının kanını elinden geldiği kadar esirgeyerek, Halep'in üstüne muntazam bir şekilde çekildi. Zaten 30 ilkteşrinde Mondros mütarekesi imzalanmıştı.
Şimdi, üstün kuvvet karşısında, mağlûp düşen ordunun vazifesini sonuna kadar şerefle yapmış bu genç general İstanbul'dadır. Gittiği her yerde, Şişli’deki evinde, güvendiği arkadaşlarıyla vaziyeti açıkça konuşarak sağa sola, ahvalin vahimliğini azaltacak, gelecek günleri sağlayacak tedbirler tavsiye ederek, hâdiselerin gidişini dikkatle takip etmektedir. Hiç bir şey, 1919 yılının 19 Mayısına kadar, bu işsiz generalin İstanbul'daki hayatı kadar alâka verici olamaz. Bütün İstiklâl Savaşı ve ondan sonraki başarılar, bu günlerin içinde hazırlanmışa benzer. Her gün Harbiye Nezaretine gidip gelişinde resmî makamlarla temasında kafasından geçen düşünceleri tam bir şekilde görmeyi ne kadar isterdik.
Sokaklarını, üstün bir deha ile dövüştüğü düşman askerlerinin doldurduğu, geniş bir ufka bakan her penceresinden ateşini Anafartalar'da hiçe saydığı dritnot toplarının tehdidini gördüğü bu şehirde o, şüphesiz, kafeste bir aslan gibi sıkılıyor ve ıstırap çekiyordu. Üstelik her dinlediği adam, her gördüğü şey ona, kullanmasını bilen bir insanın elinde o kadar büyük şeylerin başarılmasına yarayacak olan birçok imkânların, ihanete kadar giden bir acemilik ve anlayışsızlık yahut ihanetin ta kendisi olan bir gayretsizlik yüzünden boşa gittiğini gösteriyordu. Bütün bir Devlet, birtakım müphem kelimelere ve köksüz ümitlere sarılmış, müttefiklerin atıfetini bekliyor, daha doğrusu, koskoca bir milleti bir yığın küçük ve şahsî menfaatler uğrunda rastgelen ihtirasa teslim ediyorlardı. Başta saray olmak üzere, son tahtasına kadar çürümüş olan İmparatorluk gemisi, ihanetin denizinde pupa yelken gidiyordu. Buna karşılık, bütün vatan, tehlikeli bir istikbal korkusu içinde idi.
Mütarekenin acı günleri... Bizim nesil, vatan ıstırabını, umumi felâket denen şeyin ne olduğunu o yıllarda öğrendi. Bütün bir millet, ölülerine ağlamasını unutmuştu. Dört yanda talih demircileri, fâtih bir millete bukağılar, esirlik zincirleri dövüyordu. Çocuklar boynu bükük doğuyor, ihtiyarlar kefen diye şerefsizliğe sarılmaktan korkuyorlardı. Küçük menfaatler, hasis endişeler uğrunda kendini satan vicdanlar, bütün bir tarihi pazara çıkarıyorlar, birtakım kirli ağızlar, adalet namına, asil milletimize en çirkin isnatlarda bulunuyorlardı. İstanbul sularında düşman zırhlıları, İstanbul sokaklarında yabancı orduların askerleri vardı. Evet, bütün bunlar vardı. Fakat yanında başka şeyler de vardı: Şişli'deki evinde Mustafa Kemal Paşa Süleymaniye'deki küçük ahşap evinde İsmet Bey, Fevzi Paşa vardı. Cevat Paşa birbiri ardınca geldiği vazifelerde ölüme kadar çarpışmaya yeminli bir dümdar fırkası gibi, kendisinden vatan namına onların her istediğini yapıyordu. Mağlûp ordunun genç, yaşlı birçok zabiti, şurada burada iş başına çağırılacakları
zamanı sabırsızlıkla bekliyorlardı. Anadolu'nun buğdaysız ambarlarından ümit ve iman taşıyor, cephe artığı neferler, nasılsa kurtuldukları devin ağzına, inandıkları ve sevdikleri kıymetler uğrunda, yeniden atılmayı istiyorlar; genç kadınlar, hür bir vatanda erkeğine ağlamayı esirlik zinciri altındaki sevgiye tercih ediyorlardı.
İstanbul'da, Anadolu şehirlerinde, küçük kasabalarda, gizliden gizliye bir sıtma, hürriyet ve istiklâl uğruna yeniden silâha sarılmanın sıtması dolaşıyordu. Fakat bu tek tek yanan iman ocaklarını birleştirmek, fevri asabiyetlere istikamet ve nizam vermek lâzımdı. Bunu ancak o yapabilirdi. Bunu kendisi de biliyor ve bu ocağı tutuşturmanın imkânlarım arıyordu. Kafasında her gün bir yığın fikir yoğruluyor, bunları, güvendiği silâh arkadaşlarıyla konuşuyordu. Nihayet bu fikirler vazıh şeklini aldı. Anadolu'ya geçmek, orada bir mukavemetin temelini kurmak lâzımdı. Türk milletinin yaşama hakkını yeni baştan fethetmesi için dövüşmesi zaruri idi.
Fakat Anadolu'ya nasıl geçecekti? Burada talih kendisine yardım etti. Nihayet hükümet, faaliyeti yavaş yavaş etrafta hissedilen genç kumandanı, fikirleri miskin teslimiyetinde kendisini rahatsız eden bu imanlı insanı Anadolu'ya, bir tarafa göndermeğe karar verir.
İkna etme kabiliyetiyle, biraz da tesadüflerin yardımıyla, o hakikî manasında bir uzaklaştırma olan bu memuriyeti, üçüncü ordu umumî müfettişliği adı altında, geniş salâhiyeti dört vilâyete ve iki müstakil mutasarrıflığa şamil bir kuvvet haline getirdi.
Nihayet, 16 Mayıs 1919’da İstanbul'dan ayrıldı. 19 Mayıs'ta Samsun'da Anadolu'ya, hür vatan toprağına adım attı. Bu sonuncu tarih, gerçekten mühimdir. Çünkü onunla yeni bir takvime gireriz. Türk yılı yeni bir manaya bürünür. 19 Mayısı; 23 Nisan, Birinci İnönü Zaferinin tarihi olan 10 ikinci kânunu İkinci İnönü Zaferinin 1 Nisanı, Sakarya'nın 13 Eylül’ü ve nihayet 30 Ağustos ve 29 ilkteşrin takip ederler. Bunların yanı başında, Mondros'a cevap olan Mudanya; Sevr'i bir paçavra haline getiren Lozan, ve nihayet hepsinin üstünde vatan göklerini bir elmas parçası gibi aydınlıkla dolduran Kurtuluş güneşi vardır.
19 Mayısla Mustafa Kemal Paşa da değişir; artık o, sadece bir devletin kumandanı değildir; bundan daha fazla bir şeydir: Günün beklediği adam, vatan sularının çağlarken doğacağını müjdelediği insan, halkın içinden doğmuş adam, gelecek zamana şahsiyetinin damgasını vuracak ve yetişecek nesillerin, gerçek atası olacak insandır. Hulâsa, artık beklenilen ve tam zamanında kurtarıcı ve kahramandır... Yaptığı iş de sadece bir muharebe değildir; o, bundan sonra, bir milletin talihiyle baş başadır. Kendi bulduğu tabirle bir vatanın makûs talihini yenmesi lâzımdır...
O, Anadolu'ya adım atar atmaz, bu talih birden bire değişir. Burada İstiklâl Harbi’nin bütün tarihini anlatacak değilim; fakat zaferin ne kadar çetin imtihanlardan sonra bize güldüğünü hatırlamamız lâzımdır. Memleketin dört bucağı yangın içindeydi. Cephelerdeki savaşlardan başka, her an içerdeki galeyanı tutmak, ihanetin yer yer tutuşturduğunu söndürmek lâzımdı. Onu ve arkadaşlarım bu çetin yılların içinde nasıl ve ne gözle gördük? Üstünde onların yürüdüklerini bildiğimiz için vatan coğrafyası bize yıldız parıltısı içinde boğulmuş görünürdü. Adlarını anmak, gırtlağımıza sarılmak için kapıda bekleyen ümitsizliğin sesini kısmaya kâfi geliyordu.
İstiklâl Savaşı, bir muharebe olması sıfatıyla, bütün diğer muharebelere benzer. Fakat onlardan bir noktada ayrılır: Çünkü behemehal kazanılması lâzım gelen bir muharebe idi. Bu oyun, uçurum kenarında ya ölüm, ya kurtuluş diyerek oynanıyordu. Onun içindir ki, zamanın akışı içinde şöyle bir arıza, geçici bir hal değildi. Ya bir başlangıç, yahut katı ve ümitsiz bir son olabilirdi... Kazanıldı. Gelecek hayatın başlangıcı oldu. Vatan yeniden kuruldu.
Bundan sonra Türk milletinin gelecek zaman içinde varacağı her başarı, onun hesabına kaydedilecektir. Millî hayatın her sahasında, bundan böyle, bu memleketin çocuklarına nasip olacak her eser, bu çetin yılların içinde dövüşen orduların şehit ve gazilerine, subay ve komutanlarına ithaf edilecektir.
Bu demektir ki, her eser, her başarı; essiz kahramana, görmeden, adlarını bilmeden yaşama hakları için kaderle savaştığı vatan evlâtlarının gelecek zamanın kulelerinden altın şafak kümeleri gibi uçacak olan milyonlarca kuşun şükranı olacaktır.
Çünkü onlar, onun ve arkadaşlarının gördükleri zafer rüyasından doğacaklardır. Fakat Atatürk, sade İstiklâl Harbini kazanmakla kalmadı; o kadar güçlükle ve imkânsız şartlar içinde gerçekleşen istiklâl ülküsünden sonra, yeni ve içtimaî mücadele geldi. Sırtından Gazi Müşir Kemal üniformasını çıkardığı günden itibaren, Türk milleti yeni bir Mustafa Kemal ile İnkılâpçı Mustafa Kemal ile karşılaştı.
Anafartalar'dan Dumlupınar'a kadar birbirini bir yıldız kervanı gibi takip eden zaferlerden sonra, millî hayatına her sahasındaki inkılâplar başladı.
Halk içinde, memleket işleri içinde, bin türlü tecrübe ile geçen bir ömür, şimdi bu tecrübenin meyvelerini verecek, yurda yeni bir hayatın kapılarını açacak, düşman süngüsünden ve esirlik zincirinden kurtardığı milleti, yarı ölü inançların, bir paça bağından başka bir şey olmayan eskimiş kıymetlerin istibdadından da kurtaracaktır..
İlk işi, kurtarılan vatanın gelecek zaman içindeki emniyetini kuracak olan Cumhuriyet rejimi, bu inkılâpların başında gelir. Sonra birbiri ardınca geniş dünya ile aramızdaki duvarlar kalkar, yavaş yavaş Türk milleti muasır hayatın içinde kendini idrak eder oldu.
Nihayet 1938 de, bu mucizeli insanın fâni hayatı sona erdi. Onun için öldü demek biraz güç, hatta manasız bir şeydir. Bütün hayatında topluluğa bu kadar inanmış olan bir ruh, elbette ki o topluluğun manevî hüviyetinde ebediyen yaşayacaktır.
Ne mutlu o milletlere ki, Atatürk gibi evlâtlar yetiştirir. Ne mutlu o insanlara ki, hayat levhasından adlarını silmeye ölüm yetmez, hatıraları gönüllerde, sevginin solmak bilmeyen ağacı gibi yaşar.
Sir Percy Loraine — 10 Kasım 1948 Londra'da Bir Anma Konuşması
İngiltere'nin eski Ankara Büyükelçisi — Orijinal PDF'i görüntüle
10 KASIM 1948 LONDRA'DA BİR ANMA KONUŞMASI
Sir Percy Loraine
(1933-1939 yılları arasında İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapan Sir Percy Loraine, 10 Kasım 1948 günü Atatürk’ün 10’uncu ölüm yıldönümünde, BBC Radyosu’nda yayınlanan bir anma konuşması yapmıştır. Loraine’in Atatürk hakkındaki bu tarihi tanıklığı, 18 Kasım 1948 günü The Listener dergisinde "Kemal Atatürk as I Knew Him" (Bildiğim Kadarıyla Kemal Atatürk) başlığı ile ayrıca basılmıştır. 1
Sir Percy Loraine, 10 Kasım 1948 günü BBC Radyosunda yayınlanan bu konuşmasını çoğaltmış ve başta Cambridge, Oxford olmak üzere önemli pek çok üniversitenin kütüphanelerine, bakanlıklara ve diplomatlara göndermiştir. Ayrıca bu konuşmanın pek çok basın organında basımına izin vermiştir. Loraine, Atatürk hakkında yapmış olduğu bu konuşma karşılığında BBC yönetimi tarafından kendisine takdim edilen ücreti Türk-İngiliz dostluğunu ve kültür ilişkilerini derinleştirmesi için Londra Türk Halkevi’ne bağışlamıştır.2)
Kemal Atatürk öleli on yıl oluyor. Kavga ve çekişmelerle, insanlığın geleceği hakkında duyulan umut ve korkularla dolu on yıl. Bu süre İçinde kadın erkek, küçük büyük hemen herkesin yaşayışında değişmeler oldu, ama benim Atatürk'le ilgili anılarım tazeliğinden bir şey yitirmedi.
Yiğit, vakur, dimdik bir adamdı; kusursuz giyinirdi. Biçimli bir yüzü, duru mavi gözleri, çalı çalı kaşları vardı. Yer yer sert çizgili olan bu yüz hemen her zaman ağırbaşlı ve ciddiydi. Bakışlarında, her hareketinde, hatta hareketsiz duruşunda büyük bir canlılık göze çarpardı. Zihni de vücudu da kurulu bir yay gibi her an harekete hazırdı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra askerî üniformasını çıkarmış, bu şerefli üniformayı bir daha tören ve geçitlerde bile giymemiştir. Bu gibi durumlarda her zaman sade bir gece giysisi, silindir şapka giyer ve nişan olarak yalnız Kurtuluş Savaşı'nın altın madalyasını takardı.
Seçkin bir adamdı; eşine kolay rastlanmayan bir adam. Tehlikeden korkmaz, güçlüklerden yılmak nedir bilmezdi. İçgüdü gibi bir şeyin yardımıyla (buna bir ad bulamıyorum, çünkü başka kimsede benzerini görmedim) bir meselede neyin önemli, nelerin önemsiz olduğunu çarçabuk ve kolayca kestirirdi. Sorumlulukları ağırdı; ancak O bunların hepsini kabul eder, başkalarının sırtına yüklemeye bakmazdı. Sorumluluktan korkmaz, kaçınmaya çalışmazdı. Onun saygısını kazanabilmek için sizin de yüksek bir sorumluluk duygunuzun olması gerekirdi. Tartışmayı çok sever ve bunu insanları zihin ve karakter bakımından ölçüp tartmakta bir yol olarak kullanırdı. Yumuşaklık etmez, yargılarında kolay kolay yanılmazdı. Dürüstlükten yana kusursuzdu; apaçık görüşlerinin, çevresindekiler üzerinde elektrikleyici bir etkisi vardı. Doğa ona büyük bir irade gücü vermiştir; ama öyle sanıyorum ki, O bu gücü hep bilinçli bir disiplinle kullanıyordu. Hayatın uzun, bitmez tükenmez bir sınav olduğunu pekiyi biliyordu. Atatürk bu sınavda verilecek cevapları öğrenmeyi bir an olsun elden bırakmamıştır.
Kemal Atatürk'ün en sevdiği konuşma yolu, Bakan arkadaşlarını da ayırmaksızın çevresindekileri, görüşmek istediği kimseleri psikolojik ve bilimsel bir sınavdan geçirmekti, Verilen cevaplar kadar karşısındaki kimseyi de dikkatle incelediği sezilirdi. Kimi zaman sorular yağdırır, kimi zaman da uzun uzun kendi görüşlerini açıklardı. Sonra soru dolu bir duraklama, çatılmış kaşlarını altından o duru mavi gözlerin altından insanın içini okuyan bir bakışı... Bu bakışın ne demek istediği anlaşılırdı. Bu, kem küm etme demekti; karşılıklı konuşuyoruz şurada; biliyorum, güç durumdasın, ama ben her şeye “evet efendim” diyenlerden hiç hoşlanmam. Düşündüğünü açıkça söyle. Belki de boş değil söyleyeceklerin. Görelim bakalım. Peki ne yaptı Atatürk? O parlak askerlik kariyerinin dışında neler başardı? Mutlak bir yönetimin küllerinden ve zihniyetinden yepyeni bir devlet çıkardı. Felaketlerle dolu bir savaşta artık her şeyin kaybolur gibi olduğu bir sırada Onun Türk
1 Loraine'’in 10 Kasım 1948 Anma Konuşması, Türkiye'de ilki 1981'de Atatürk'ün Doğumunun 100. Yılında Kemal Atatürk as i Knew Him) ve diğeri 1998'de Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Yılında (Sir Percy Loraine's Address on Atatürk 10 November 1948) Ankara'da The British Council tarafından İngilizce olarak iki kez yayınlanmıştır. 2 Esra Sarıkoyuncu Değerli, "Bir İngiliz Diplomatın Gözüyle Mustafa Kemal Atatürk", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Cilt XXIII, Sayı 67-68-69 (Mart-Temmuz-Kasım 2007), s. 209. halkına inancı bir an bile sarsılmadı. Bu savaş, övünç verici bir askeri geçmişe sahip bir ulus için çok acı bir denemeydi. İşte Atatürk, Türk halkının kendi kendine olan güvenini yeniden canlandırdı, zihinlerini özgürlüğe kavuşturup güçlerini harekete geçirdi. Eskimiş bir geçmişi gömüp ulusuna geleceğin kapılarını açtı ve bu ulusa sonuna kadar inandı.
Atatürk'ü diktatör sayanlar olmuştur. Bence bu hem yanlış hem de yanıltıcı bir görüştür. Kabul edelim ki, günümüzde 'diktatör' sözcüğünün yeterli bir tanımı yapılmış değildir, ama Hitler'e, Mussolini'ye diktatör denmesine hiç kimsenin karşı çıkabileceğini sanmıyorum. Öyleyse Kemal Atatürk neden aynı gruba girmiyor? diye bir soru sorulabilir. Bunun birçok nedenleri vardır. Bir kere Atatürk bilinçli olarak, kendi yokluğunda uygulanacak bir düzen kurmaya, kendinden sonra sürecek bir hükümet ve yönetim sistemi yaratmaya çalışıyor; görüşlerini zorla kabul ettirmekten çok doktrinlerini öğretmeye ve ülkülerini açıklamaya uğraşıyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında arkadaşlarıyla hazırladığı tasarıya göre; egemenlik Büyük Millet Meclisinindi; halk tarafından seçilen mebuslar dört yılda bir Cumhurbaşkanını seçmekle görevliydi ve Meclis belli yasama ve yürütme yetkilerine sahipti.
Devrimler hiçbir zaman yumuşaklıkla olmaz; bu yüzden başlangıçta, Anayasanın ve organlarının yürürlüğe girmesinden önceki günlerde, Atatürk'ün zaman zaman kendi inisiyatifine dayanarak kesin hareket etmek zorunda kaldığı olmuştur. Gene de kanunlara aykırı davranışlarda bulunmaktan kaçınmıştır. Büyük Millet Meclisi'ne karşı büyük bir saygısı vardı. İç işlerde başlıca amacı, o sırada pek işlemezse de ileride durumun gerektirdiği şekle uyup gelişebilecek esneklikte bir siyasal düzen ortaya koymaktı. Pek çok kimsenin sandığı gibi sağa sola emirler yağdırmak şöyle dursun, Atatürk, Bakanları her zaman kendi sorumluluklarını yüklenmeye zorlardı. Öyle sanıyorum ki, eğer yaşasaydı belki bir sonraki Cumhurbaşkanı seçiminde adaylığını koymayıp, kurduğu düzenin kendisinin yokluğunda gereği gibi işleyip işlemeyeceğini görmek için bir köşeye çekilecekti. Ancak arkadaşları ve danışmanları bırakır mıydı, bunu kestirmek güçtür. Onun bütün tutumu şuydu: Kendisi Cumhurbaşkanı olarak devletin başıydı; memleketin yönetimi, Büyük Millet Meclisine karşı Anayasa'yı uygulamakla görevli olan hükümetin göreviydi.
Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarında, bugün bizim halk idaresi diye bildiğimiz yönetim için zaman ve halkın daha hazır olmadığını biliyordu. Halk, Sultanlık ve İmparatorluk devrinin gelenekleriyle yoğrulmuş bir durumdaydı; bu alanda İttihat ve Terakki günleri de bir değişiklik getirmemişti. Onun için önce hem bu halk, hem de kabinede görev alan Bakanlar, Anayasanın kendilerine yüklediği yeni sorumluluklar konusunda eğitilmeliydi. Bu arada bir yandan da işlerin yürütülmesi, Türkiye'nin modern, ilerici bir devlet olarak ihtiyaçlarının incelenmesi ve bu ihtiyaçların eldeki kaynakların yettiği ölçüde karşılanması gerekiyordu. Hepsinden önemlisi, uzun ömürlü bir iktisat sistemi kurmak şarttı ve Atatürk daha 1923 yılında, çekinmeden, ulusuna, böyle bir sistem on yıl içinde kurulmadıkça Kurtuluş Savaşı'nda katlanılan sıkıntıların, gösterilen çabaların boşa gideceğini söylemiştir.
Kemal Atatürk'ün ileriyi görüşü o kadar keskin ve isabetli, olayların alacağı yön, halkın duyguları ve Türkiye'nin dış ilişkilerini gerekleri konusundaki sezişi o kadar doğruydu ki, çevresindekiler kendilerine güç ve karışık gelen meselelerde ne yolda hareket edeceklerini Ona danışırlardı. Bu gibi durumlarda karşısındakine her zaman yardıma hazırdı, ancak emretmez, sadece yol gösterirdi.
Peki, dış siyasette Atatürk diktatörce denebilecek neler yaptı? Hiç. Komşuları yeni Cumhuriyetin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı gösterdiği sürece, O da barışçı, uzlaşıcı, savaşı önleyici, dostça bir siyaset güttü. Rusya ile olan çekişmeler durduruldu; Yunanistan'la olan kavgaya son verilip yakın işbirliğine geçildi; yalnız Bulgaristan'ın katılmadığı Balkan Antantı’yla Balkanlardaki anlaşmazlıklar bir çözüme bağlandı. İran, Irak ve Afganistan'la yapılan Sadabad Saldırmazlık Paktı Türkiye'nin doğu sınırlarında barış kesinlikle sağlandı. Fransa ile ilişkiler iyi ve dostçaydı; Faşist İtalya'yla normal, İngiltere'yle tam bir uzlaşmayla kalınmamış, bugün sürdürüldüğüne çok sevindiğimiz yakın ve dostça ilişkiler de geliştirilmiştir. Ve son olarak, Atatürk Türkiye'sinin kendi sınırları konusunda güttüğü siyaset, bu sınırların değişmez olduğudur. Bütün yukarıda saydıklarımızın diktatörlük siyasetiyle bir ilgisi var mıdır? Bu sorunun cevabı elbette ‘hayır’dır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Mustafa Kemal'in ortaya koyduğu eser, zaman karşısında geçirdiği sınavı başarıyla atlatmış ve atlatmaktadır. Bugün Türkiye sağlam temellere dayanan bir ülke olmakta kalmayıp, felaketlerle dolu, kararsız dünyamızda bir denge unsuru olmaktadır. Ne istediğini biliyor; dostlarını biliyor ve çizdiği yolda kararlı adımlarla ilerliyor. Antlaşmalarına sadıktır...
Bu konuşma için hazırladığım plan, dinleyicilerime Atatürk'ün bir portresini çizmek, Cumhuriyetin kurucusu olarak başardığı işleri kısaca anlatmaktı. Onun özel hayatından pek söz etmediğim ileri sürülebilir. Ancak bunun bir nedeni vardır. Bir kere bir büyükelçinin görevli bulunduğu ülkenin Devlet Başkanı ile olan ilişkileri ister istemez resmîdir. Atatürk için bu özellikle böyleydi; çünkü O, resmî ziyaretlerin gerektiği durumlar dışında elçilerle görüşmez, özel davetlerde bulunmazdı. Ne kıskançlıklara, ne çekememezliklere yol açacağını pekiyi bildiğinden, hiç kimse için bu kuralın dışına çıkmazdı. Sonra Atatürk, diplomatik temsilcilerin kendisine değil, Dışişleri Bakanına başvurması gerektiğini açıkça belli ederdi. Bu kesin tutumunun haklı nedenleri vardı, çünkü kendisinin dışarıya karşı Cumhurbaşkanı olarak görevleri icra değil, temsil görevleriydi. İcra görevi Hükümete aitti ve diplomatik temsilcilerle yapılan görüşme ve konuşmalar hakkında Cumhurbaşkanına bilgi vermek gene Hükümetin yapması gereken bir işti. Gene de, İtimatnamemi sunuşum, Kralın tahtp çıkışını haber verişim gibi resmî ziyaretlerde, söyleyeceklerimi söyleyip ödevimi bitirince oturmamı söylerdi ve konuşurduk. Dışişleri Bakanı da hazır bulunurdu. Şüphesiz bunlar pek seyrek olaylardı; ama ben bu konuşmaları ilgi çekici ve çok faydalı bulurdum. Konuşmamız pek resmî geçerdi ancak gene de ara sıra kişisel bir yakınlaşma olur, birbirimizi ölçüp tartmak için fırsat bulmuş olurduk... Genel olarak Türkçe konuşurdu; ben bu dili pek az bildiğimden Dışişleri Bakanı tercüme ederdi. Arada bir Fransızca kullandığı olurdu; Fransızcası akıcı değildi ama meramını anlatabilirdi.
Yılda bir kere kabul verirdi, o da 29 Ekim Cumhuriyet bayramının akşamı. O sabah, Büyük Millet Meclisinde üniformalarını giymiş yabancı devlet elçilerini ve elçilik ileri gelenlerini sırayla huzura alıp, tebrikleri kabul etmiştir. O günün akşamı bakanların, mebusların, yüksek rütbeli subay ve memurların, tanınmış kişilerin ve kordiplomatiğin hazır bulunduğu büyük, zengin bir davet düzenlenirdi. Kordiplomatik mensupları ayrı bir odaya alınır ve orada Cumhurbaşkanı kendisine çok yakışan o ağırbaşlı haliyle herkesi ayrı ayrı selamladıktan sonra bir koltuğa oturur, yaveriyle hazır bulunanlardan bazılarını çevresindeki topluluğa katılmaya davet ederdi.
Sabahın erken saatlerine kadar süren bu akşam, Atatürk'ün akşamıydı. Çok eğlenirdi, ancak gene de daha önce sözünü ettiğim sınav usulünü büroda de elden bırakmazdı. Bu bayram akşamlarından sonuncusu 29 Ekim 1937'de idi. O gün beş saat kadar Atatürk'ün yanında kaldım; bu benim için, Onun zihnini bir konuya verebilmekteki olağanüstü gücünü görmek bakımından büyük bir fırsat oldu. Çevresine her yeni gelen kimseye söyleyecek, ya da ondan sorup öğrenecek bir şey buluyordu. Konuşması bir an bile sudan, hafif konulara yönetmedi. Söylediği her sözün güttüğü bir amaç vardı; sözlerinin gerisinde sürekli bir maksat, yorulmak bilmeyen bir soruşturup öğrenme isteği sezilirdi.
Konuşmamda sizlere Atatürk'ün kahvaltıda neler yediğinden, elbiselerini kime diktirdiğinden, ne marka diş macunu kullandığından niçin söz etmediğimi artık anlamışsınızdır sanırım. Ben de bilmiyorum ve zaten ne önemi var bunların? Ben burada Atatürk'ü bir insan olarak ele aldım ve bu konuda son bir söz söyleyeceğim. Yumuşak bir adam değildi, çünkü hayatı çetin mücadelelerle yoğrulmuştu. Fakat âdildi. Kesin düşünceleri vardı, ancak başkalarını dinlemeye her zaman hazırdı... Çevresinden bağlılık bekler ve bunu hak ederdi. Kazandığı kuvvet hiçbir zaman başını döndürmedi. Küçüklük nedir bilmezdi. Her şeyden önce Türk ulusunun iyiliğini düşünür ve bunu barışta, güvenlikte, ilericilik ve kardeşlikte bulurdu, savaş ve fetihte değil. Sert görünüşüne, çabuk duygulanan bir kimse olmayışına rağmen çevresinden saygı görmek İhtiyacını derinden duyduğunu sanıyorum. Serinkanlılıkla düşünebilmek insanlara karşı duygusuz olmak değildir.3
3 Türk Dili Dergisi, Cilt XIV, Sayı 158 (1 Kasım 1964), s.109-113’te yayınlanan Ünal Aytür tercümesinden aktarılmıştır.
Dünya Gözüyle Atatürk
Atatürk'ün Vefatının Ardından Dünya Basınından ve Devlet Adamlarından Değerlendirmeler
DÜNYA GÖZÜYLE ATATÜRK
AFGANİSTAN:
DEVLET ADAMLARI:
“O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün Doğu, bütün Doğu ulusları için de en büyük önderdi.”
Amanullah Han Afgan Kralı (Tan, 17 Kasım 1938)
“Türkiye’de yalnız bir Mustafa Kemal değil, Mustafa Kemaller vardır ki her alanda onun program ve eserlerini günden güne ileri götürmek için didinmektedirler.”
Sultan Ahmet Han Afganistan Büyükelçisi (Cumhuriyet, 13 Kasım 1938)
ALMANYA:
BASIN:
“ATATÜRK isminin ardındaki hikâye, Türk halkının gönlüne asla silinemeyecek bir şekilde kazınmıştır. O kendine özgü devlet adamının kişiliğini ve yarattığı eseri tüm dünya gibi bizler de büyük bir takdirle izliyoruz.”
VOLKISCHER BEOBACHTER 11 Kasım 1938
“Bizler ATATÜRK’ü devlet adamı ve asker olarak değerlendirdik… Bu büyük kaybın arkasında bıraktığı miras, kendi içinde kenetlenmiş ve gençleşmiş bir halk tarafından taşınan millî devlettir.”
VOLKISCHER BEOBACHTER 12 Kasım 1938
“Halkın dile getirilmeyen ancak gözlerinden okunan mateminde sadece en büyük evladını değil, kurtarıcısı ve babasını da kaybetmiş olmanın üzüntüsü fark ediliyordu.”
NATIONAL ZEITUNG 11 Kasım 1938
“Türk halkının seçilmiş temsilcileri aracılığıyla yeni Türkiye Devleti’nin yaratıcısına verdiği ATATÜRK - Türklerin babası - ismi sadece içi boş bir kelime değil, her Türk vatandaşı için kelime anlamını aşan, özel bir anlamı olan bir payedir. Ancak aynı zamanda bu büyük devlet adamının diğer adı olan ‘Kemal’ de taşıyıcısı için önemli sembollerle doludur. Dilimize ‘olgun’ olarak çevrilebilecek bu ismi o, bir tesadüf eseri değil, elde ettiği başarılardan dolayı taşımaktaydı.”
NATIONAL ZEITUNG 11 Kasım 1938
“ATATÜRK, ‘Türklerin babası’ anlamına gelmektedir. Hayata gözlerine yuman ATATÜRK, tüm gücü ile halkının geleceği için çalışan bir babaydı.”
DER ANGRIFF 10 Kasım 1938
“Kemal ATATÜRK kendinden sonra geleceklere sadece yirmi yıllık bir eser değil, aynı zamanda dış dünyada da itibarını kanıtlamış ve yükselmekte olan bir devlet bırakmaktadır.”
DRESDNER NEUESTE 10 Kasım 1938
“Almanya ATATÜRK’ün eserine ve mücadelesine hayrandır. Onda; tarihi eseri, özgürlüğü seven bütün uluslar için bir sembol olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir.”
GERMANIA (Cumhuriyet, 15 Kasım 1938)
“Mustafa Kemal, Dünya Savaşı sonrası güçlü kişiliği sayesinde Türk halkını büyük bir başarıyla yönetmiş ve liderliğiyle o yıllara haklı olarak damgasını vurmuştur.”
“Yakın Doğu’nun bugünkü görünümünde en büyük pay kesinlikle bu askerlik hayatından gelme adamındır.”
“Kemal ATATÜRK kurucusu olduğu yeni Türkiye Devleti’nin özgürlüğü ve bağımsızlığı içeride ve dışarıda herkes tarafından kabul edilinceye kadar neredeyse dört yıl boyunca sürekli savaşmak zorunda kalmıştır.“
GERMANIA 10 Kasım 1938
“Mustafa Kemal’in ya da Anadolulu Türklerin ‘Türklerin babası’ anlamında kendisine verdikleri ismiyle Kemal ATATÜRK’ün dehası halkını yüzyıllardır süregelen geleneklerin muazzam engellemelerine karşın bir ulus hâline getirmesinde, bağımsız bir devlet olma iddiasını Dünya Savaşı’nın galip ülkelerine hem askerî hem diplomatik anlamda kabul ettirmesinde ve kendi özündeki Anadolu kültürü ve dünya görüşünü harfi harfine uygulamasında görülmektedir.”
MÜNCHNER NEUESTE 10 Kasım 1938
“Kendisinin tarihî büyüklüğü, eseri olan yeni Türkiye’ye bakılarak bugünden ölçülebilir. Çelik gibi azim ve gayreti, uzağı gören akıl ve hikmetle birleştirmiş olan bu gerçek halk önderi ve devlet adamı; Anadolu dağlarının en uzak ve ıssız köşesindeki köylere bile başka bir ruh aşılamıştır.”
ILLUSTRIERTE ZEITUNG Dergisi (Cumhuriyet, 28 Kasım 1938)
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI: “Mustafa Kemal Bey, sorumluluk yüklenmekten korkmayan doğuştan bir şef idi. 25 Nisan sabahı 19’uncu Tümeniyle kendiliğinden düşmana saldırmaya karar verdi, onu kıyıya sürdü ve sonra üç ay boyunca kendisine yapılan çetin saldırılara inatçı ve sarsılmaz bir karşı koymada bulundu. Onun azmine tam olarak güvenebilirdim.
Liman von SANDERS Alman General
“Mustafa Kemal’i yüksek komutanların çoğuna üstün kılan vasıf, ölümü küçümsemek ve yiğitlik göstermek konusunda askerlerine en büyük örnek olmasıdır.”
“Mustafa Kemal hırpalanmış, silahı elinden alınmış olan bir milletle tarihe yeni bir devir açmak için mücadeleye girişti ve bu mücadelesinde, ruh kudretinin dünya yüzündeki bütün silahlara üstün olduğunu ispat etti.”
Prof.Dr. Herbert MELZİG Alman Tarihçi
“Memleketin siyasi hayatını gereğince tanıyan yabancı gözlemciler, hayatının alçakgönüllü başlangıcına ve ulusunun babası olmak büyüklüğüne tamamıyla uyan demokratik prensipleri uygulama yolunda Gazi’nin çok uğraştığını tasdik ederler.” (1930)
Emil LUDWİG Alman Tarihçi (Tan, 26 Kasım 1938)
“ATATÜRK’ün büyük devlet adamlarına özgü yaratıcı gücünün tarihe mal olmuş sonuçlarından biri de Türk ulusunu Doğululuktan sıyırıp bir Avrupa devleti durumuna getirmiş olmasıdır.“
Franz von PAPEN Eski Alman Büyükelçisi
“ATATÜRK’ün on beş yıl gibi kısa bir sürede eriştiği başarılar, bütün dünya karşısında kendi başına bir tarihtir. Yeni Türkiye ise çalışmanın, gelişmenin, güçlülüğün ve yarına inancın şerefli bir örneğidir.”
Reinhard HÜBER Alman Yazar
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
BASIN: “Bugünün Türkiye’si tek bir adamın, Kemal ATATÜRK’ün uzayan gölgesidir. ATATÜRK geçtiğimiz yirmi yıl süresince Türkiye’nin umutsuz, güçsüz ve geri kalmış Doğulu bir devlet olmaktan, güçlü, öz güvenli ve ilerleyen bir millet durumuna geldiği, takdire şayan evriminin itici gücü oldu.”
THE WASHINGTON POST 11 Kasım 1938
“Türkiye’nin modernleşmesi insanlık tarihinin en çarpıcı sayfalarından biridir ve bu sayfayı yazan Kemal’di.”
CHICAGO DAILY TRIBUNE 11 Kasım 1938
“Halkından ayrılmış olması Türkler için trajik bir kayıptır ama bu aynı zamanda dünya için de bir kayıptır. Çünkü Kemal, Türkiye’yi insani ilerleme yoluna sokmuştu, hayatını onun hep daha ileri gitmesine adamıştı… Onun yönetiminde Türkiye, Yakın Doğu’da yeni bir istikrar unsuru oldu, saygı uyandıracak kadar kuvvetli ve talihsiz girişimlerden kaçınacak kadar bilge.”
CHICAGO DAILY TRIBUNE 11 Kasım 1938
“Avrupa’nın savaş sonrasındaki tarihî liderlerini başarılarına göre sıraya koyan eksiksiz bir liste oluştursaydık asker, yaratıcı, reformcu, modern Türkiye’nin kurucusu Cumhurbaşkanı Kemal ATATÜRK bu listenin en başlarında yer alırdı. Ölümü dünya barışı için gerçek bir kayıp oldu.”
LOS ANGELES TIMES 11 Kasım 1938
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI: “Benim üzüntüm iki türlüdür: Önce büyük bir adamın kaybından dolayı bütün dünya gibi üzgünüm. İkinci üzüntüm ise bu büyük adamla tanışmak konusundaki içten dileğimin gerçekleşmesine imkân kalmamış olmasıdır.”
Franklin D. ROOSVELT ABD Başkanı (Cumhuriyet, 21 Kasım 1938)
“ATATÜRK adı insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihî başarılarını, Türk ulusuna ilham veren önderliğini, modern dünyayı anlayışındaki ileri görüşlülüğü ve bir askerî önder olarak kudret ve cesaretini hatırlatmaktadır.
Ölümünün yıl dönümünde bu büyük adamı saygı ile selamlarım.” John F. KENNEDY ABD Başkanı (Cumhuriyet, 10 Kasım 1963)
“Hiçbir Türk, yurttaşlarının içinde bulundukları korkunç durumu Kemal ATATÜRK kadar doğru bir şekilde göremedi. Türklerin düşünüş tarzının ne şekilde değişebildiğini anlayan yalnız o olmuştur.”
Charles N.SHERRILL Amerika’nın Eski Türkiye Büyükelçisi
“ATATÜRK’ün uluslararası ilişkilerdeki görüşlerini inceleyen bir kimse, düşüncelerinin değeri ve ifade edildikleri zamanı aşan manaları karşısında benim gibi daima hayrete düşer.”
Avra M. WARREN Amerikan Büyükelçisi
“Bu asker devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi Türkiye’nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza o, Türklere bir ulusun büyüklüğünün temel taşını teşkil eden kendine güvenme ve dayanma gücünü kazandırmıştır. Ben ATATÜRK’ün sadık arkadaşlarından biri olmakla gurur duyuyorum.”
Douglas MACARTHUR Amerikalı General (Milliyet, 10 Kasım 1963)
“İlk büyük başarıları -bir ordu, bir millet ve parçalanmış imparatorluğun yıkıntılarından bir millet kurarak ve millî topraklardan istilacıları sürerek- kahramanca üsluptaydı.
Bernard LEWIS Amerikalı Tarihçi
“Yarın Türkler herhangi bir karar vermek durumunda kalsalar ATATÜRK’ün Nutku’nu kendilerine rehber tutacaklardır.”
Ernest JACKH Amerikalı Profesör
AVUSTURYA
BASIN:
“Kemal ATATÜRK cesur ve yolundan dönmeyen karakterine bağlı olarak sahip olduğu detaycı ve kararlı iradesi sayesinde hayatı boyunca başarılara ulaştı; okul zamanında, askerken ve devlet adamıyken de bu durum hiç değişmedi.”
NEUES WIENER 10 Kasım 1938
“Öldüğünde başarılarının en yüksek noktasındaydı çünkü ardında Dünya Savaşı’nda tüm temelleri çökmüş olan bir imparatorluğun yerine özenle ve özgürce kurulmuş bir ülke bırakmıştı.”
NEUE FREIE PRESSE 11 Kasım 1938
“Bugün Türkiye, Mustafa Kemal’in sayesinde, yalnızca kendi millî kararlarına güçlü bir biçimde bağlı, kendi politikasını sürdürebilen ve diplomatik arenada Avrupalı güçler arasında paslaşılan bir top olmaktan çıkmış bir devlettir.”
WIENER ZEITUNG 11 Kasım 1938
“Türkiye’de şimdiye kadar olan bitenler, asrımızın en önemli devrimlerindendir… Bu büyük sosyal devrim, Anadolu’da Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın idaresi altında harekete gelen Türk İnkılabı’yla başladı ve uzun mücadelelerden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla şerefli bir surette neticelendi.”
“Türk Devrimi’nin en önemli hususiyeti; kan dökmek, kale fethetmek ve sokak muharebesi yapmak gibi şeyleri tanımamış olmasıdır. Hadisat, organik ve hatta diyebiliriz ki ‘kanuni’ bir şekilde cereyan etmiştir. Bu devrim, günün birinde sessizce başladı ve kısa bir zamanda yapması lazım gelen şeyi yaptı. Yani ulusal bir Türk Devleti’ni vücuda getirdi.”
ARBEITER WOCHE 26 Kasım 1935
BELÇİKA
BASIN:
“Türkiye’nin uluslararası ünü, itibarı ve otoritesi durmaksızın yükselmiştir. Ulusuna bu kadar az zamanda, bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı ATATÜRK’tür.”
LIBRE BELGIQUE (Ulus, 12 Kasım 1938)
“ATATÜRK devrimleri o kadar büyüktür ki bunların yüceliği karşısında dünya hâlâ hayrettedir. Bu devrimler köhne bir imparatorluktan Batılı ve modern bir Türkiye yaratmıştır.”
SOIR (Ulus, 12 Kasım 1938)
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI:
“Mustafa Kemal, memleketi için her şeyin kaybolmuş göründüğü bir zamanda olağanüstü bir kalkınma gerçekleştirmiştir. On beş sene evvel kahramanca bir inat ile yapılmış olan İstiklal Harbi yeni Türkiye’yi yaratan 1923 Lozan Muahedesi ile sona ermiştir.”
Henri LIEBRECHT Belçikalı Yazar, Belçika Güzel Sanatlar Akademisi Üyesi
“Ben Ankara’da oturduğum zaman daima güneşe bakardım. Fakat ben güneşi ufukta değil, Çankaya’da görürdüm; çünkü gerçek güneş, Çankaya’daki ATATÜRK denilen güneşti. ATATÜRK’ün ölümü yalnız Türkiye için değil, bütün dünya için büyük bir kayıptır.”
De RAYMOND Belçika’nın Eski Türkiye Büyükelçisi (Cumhuriyet, 20 Kasım 1938)
BREZİLYA
BASIN:
“ATATÜRK tüm planlarını hiç tereddüt etmeden, sonuçlarından kuşku duymadan ve her zaman ülkesinin iyiliği ve onuru için gerçekleştirdi. En karanlık günlerde bile ATATÜRK, aklına koyduklarını uygulamakta en ufak bir kararsızlık göstermedi.”
JORNAL DO BRASIL 11 Kasım 1938
“Tarih boyunca dünyanın hiçbir ülkesinde Mustafa Kemal ATATÜRK kadar gayretli bir lider görülmemiştir.”
O ESTADO DE S.PAULO 12 Kasım 1938
BULGARİSTAN
BASIN:
“Bir taraftan devletin varlığının pamuk ipliğine bağlı olduğu, diğer taraftan da Türk halkının büyük sıkıntılar içinde yarınlara güvenini tamamen yitirdiği Osmanlı İmparatorluğu’nun en trajik dönemlerinden birinde sosyal arenaya çıkan ATATÜRK, halkın uyanmasını, enerjisini yeniden kazanmasını ve geleceğe güvenle bakmasını sağlamıştır.”
MIR 11 Kasım 1938
“Hiçbir memleket, yeni Türkiye’nin Ata’sı tarafından başarılan kadar güçlü, hızlı ve kökten bir yenilik hamlesine erişememiştir.”
DNESS (Cumhuriyet, 14 Kasım 1938)
“ATATÜRK; milletinin atası, kılıç, fikir, kalp ve irade adamı idi. Milletinin bu büyük evladı, aynı zamanda XX. yüzyılın da büyük yurttaşıdır.”
SLOVO (Ulus, 14 Kasım 1938)
DEVLET ADAMLARI:
“ATATÜRK’ün ölümünün 25’inci yıl dönümünün belirtilmesi; Kemal ATATÜRK’ün kişiliği ve davasına yalnız Türk ulusunun sevgi ve minnettarlığının değil, dünya uluslarının da saygısının belirtisidir.”
Todor JIVKOV Bulgaristan Başbakanı (Cumhuriyet, 11 Kasım 1963)
“Hiç şüphe yoktur ki onun gözlerini hayata yummasıyla insanlık, yeri kolay kolay doldurulamayacak büyük bir adam kaybetmiştir.
General DASKALOF (Tan, 19 Kasım 1938)
ÇİN
BASIN: “Mustafa Kemal, hiç abartısız, modern Türkiye’nin yaratıcısı ve savaş sonrası Avrupa’sının gerçekten öne çıkan şahsiyetlerinden biri olarak tanımlanabilir.”
THE CHINA PRESS 11 Kasım 1938
“Yeni Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ATATÜRK’ün (Mustafa Kemal Paşa) ölümü, sadece dünya çapında muhteşem bir şahsiyeti ve büyük bir lideri değil, on yıllar boyunca Türk halkının bağrında alevlenmiş ve büyümüş özgürlük ateşinin gerçek kaynağını da bizden ayırdı.”
THE CHINA PRESS 12 Kasım 1938
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI: “Ulusunu hürriyet ve demokrasiye kavuşturmak uğrunda savaşarak başarı kazanan büyük Türk önderi hakkındaki engin duygularımı ve hayranlığımı iletmek isterim. ATATÜRK’ün hayatı ve eseri yalnız Türkiye için değil, fakat dünyanın bütün hür ulusları için de ilham kaynağı olmakta devam edecektir.”
Çang Kay ŞEK Çin Devlet Başkanı (Vatan, 10 Kasım 1963)
“Mustafa Kemal yeni Türkiye’nin kalbidir. Eski, yıpranmış bir toplumdan yepyeni, güçlü bir ulus yaratmış; eşsiz kişiliğiyle kendini herkese saydırmış, enerjisiyle herkesi kendine inandırmıştır.”
Ma Shao-CHENG Çinli Yazar
“Çinliler Türkiye’den çok büyük dersler almışlardır. Bizce ATATÜRK’ün çizdiği çağdaş insanlık siyaseti bütün dünya uluslarına bir ibret örneğidir. Çin ulusu bu büyük önderin çizdiği nurlu yoldan yürümeye azmetmiştir.”
Wang Pun SON Çin Elçiliği Müsteşarı (Cumhuriyet, 13 Nisan 1935)
DANİMARKA
BASIN: “Kemal ATATÜRK, hayatının en olgun çağında ve işinin ortasında vefat etti. Ancak bütün hayatı boyunca bağlandığı askerlik ve devlet adamlığı idealleri tarihte iki ayrı çağın simgeleri olarak devam etmektedir. İktidarlarını kılıçla elde eden pek çok kişinin aksine, Kemal zaferden sonra asla kılıcını kullanmadı.”
BERLINGSKE TIDENDE 11 Kasım 1938
“Avrupa’nın “hasta adam”ı olan Türkiye, Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde, uluslararası saygınlığı sürekli gelişmekte olan, Batılı anlamda modern bir devlete dönüşmüştür.”
DAGENS NYHETER 11 Kasım 1938
FİLİSTİN
BASIN: “Günümüzde çok az devlet adamı ülkesinin varlığı üzerinde Kemal ATATÜRK’ünkü kadar derin bir etki bırakabilir. Bu yüzden de çok azı çağdaşları arasında böylesine beğeni toplayabilmiştir. Onun ölümüyle Türkiye Cumhuriyeti kurucusunu, Türk milleti liderini; dünya ise çağımızın seçkin devlet adamlarından birini yitirdi.”
PALESTINE POST 11 Kasım 1938
FRANSA
BASIN: “Hiçbir kimse, bu muzaffer general, bu yılmaz devrimci, bu insan kahraman, bu çok popüler adam kadar halkın kalbine yakın olmamıştır.”
LE PETIT PARISIEN (Son Posta, 12 Kasım 1938)
“Ölüm, yenilgi nedir bilmeyen bu adamı alt etti. Fakat onun yüce eseri ölümsüzdür.” LE TEMPS (Cumhuriyet, 16 Kasım 1938)
“Tarih çok büyükler gördü. İskenderleri, Napolyonları, Washingtonları gördü. Fakat XX. yüzyılda büyüklük rekorunu ATATÜRK, bu Türk oğlu Türk kırdı.”
L’ILLUSTRATION (Cumhuriyet, 23 Kasım 1938)
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI: “Hayatını, yurdunu yeniden şerefle diriltmeye hasretmiş olan hararetli yurtseverin ve büyük devlet adamının göçtüğü şu anda, derin bir heyecanla Türkiye’nin yasına katılırım. Onun akılcı ve barışçı yollarla gerçekleştirilen eseri, milletler tarihinde seçkin bir yer tutacaktır.”
Albert LEBRUN Fransa Cumhurbaşkanı (L’action Francaise, 11 Kasım 1938)
“Vatanının muzafferane bir şekilde yeniden hayata kavuşturulması davasına ömrünü vakfetmiş olan o tutkulu yurtsever ve büyük devlet adamının aramızdan ayrılmış olduğu bu anda Türkiye’nin kederini derin hislerle paylaşıyorum. Onun temkinli ve barışçı yöntemlerle gerçekleştirmiş olduğu eser, halkların tarihine damgasını vuracaktır.”
Albert LEBRUN Fransa Cumhurbaşkanı (10 Kasım 1938 günü Türkiye Cumhurbaşkanı Vekili Abdülhalik RENDA’ya çektiği başsağlığı telgrafından)
“İlme karşı duyduğu alaka ve terakki hususundaki azmiyle genç Türkiye, Avrupa’ya katılmıştır. Onda bugünkü medeniyetin en hararetli merkezlerinden birini selamlamaklığımız için artık hiçbir şey eksik değildir.”
Edouard HERRIOT Fransız Eski Başbakanı
“ATATÜRK’ün ölümü, o güzelim Türkiye için muazzam bir kayıptır. Onun kahramanlığı ve dehasıdır ki Türkiye’yi bağımsızlığa kavuşturmuş ve kalkınma yoluna koymuştur.”
Albert SARRAUT (Paris-Soir, 11 Kasım 1938)
“Karşımdaki bu büyük adamda, keşfettiğim bu büyük meçhulde maharet ve karakter o kadar iyi işlenmişti ki sözlerinde hiçbir şüphe aranamazdı.”
Claude FARRERE Fransız Yazar
“Ülkesini medeniyete ulaştıran eseriyle gurur duymayı hak eden Mustafa Kemal, zaferlerinden hep alçakgönüllülükle bahseder ve basiretli görüşüyle olayların ta kalbine kadar nüfuz ederdi.”
Charles de CHAMBRUN Fransa’nın Eski Ankara Büyükelçisi (Le Figaro, 11 Kasım 1938)
“ATATÜRK’ün kendine özgü dehasının asıl belirdiği nokta, ulusunun canlılık ve çalışmalarını tehlike geçtikten sonra da sürdürmesi, yapıcılık zevkini devam ettirmesi ve bu yeni görevlerin her birine karşı konulmaz bir çekicilik verebilmesidir. Bunun mantıkla açıklanmasına imkân yoktur; bu, onun şahsi sırrıdır.”
Maurice PERNOT Fransız gazeteci (Cumhuriyet, 23 Kasım 1938)
HİNDİSTAN
DEVLET ADAMLARI:
“Kemal ATATÜRK veya bizim onu o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı.
Büyük devrimlerini okuduğum zaman pek çok duygulandım. Türkiye’yi modernleştirme yolunda Kemal ATATÜRK’ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. Onun dinamizmi, yılmak ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu.
O, Doğu’da modern çağın yapıcılarından biridir. Onun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum.”
Jawaharlal NEHRU Hindistan Başbakanı (Cumhuriyet, 10 Kasım 1963)
İNGİLTERE
BASIN:
“ATATÜRK, Hasta Adam’ı gömdüklerini sanan Avrupa devletlerine Türklerin arasında, fışkırıp devletlerini yeniden canlandırmak için bir önderin sihirli değneğini bekleyen hayat pınarları olduğunu gösterdi.”
THE TIMES 11 Kasım 1938
“Kendisi tarafından hazırlanıp yönetilmiş olan Türk Devrimi; erkek, kadın tüm yurttaşlarına, Türkiye’nin önceki kuşaklarından hiçbirine nasip olmayan özgürlük ve güven dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye’yi Avrupa devleti yaptı, Yakın Doğu’nun tarihini değiştirdi.”
THE TIMES (Cumhuriyet, 13 Kasım 1938)
“Bir zamanlar Avrupa’ya fuzuli girmiş bir devlet sayılan Türkiye, ATATÜRK’ün önderliği altında Avrupa’nın iç politikasının değerli ve ilerici bir ülkesi olmuştur.”
THE TIMES (Cumhuriyet, 15 Kasım 1938)
“Hiçbir modern lider ATATÜRK’ün karşılaşmış olduğu fiziksel ve sosyal güçlüklerle karşılaşmamıştır. Fakat ATATÜRK kendi rızasıyla bu güçlüklere karşı savaşmayı seçip Türkiye’nin batık ve tükenmiş kalıntılarını önce kurtarıp sonra ülkeyi tekrar inşa etme işine girişti.”
DAILY EXPRESS 11 Kasım 1938
“Hiçbir çağdaş isim Cumhurbaşkanı Kemal ATATÜRK veya Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ismi kadar tartışma yaratan bir isim olmadığı gibi hiçbir çağdaş isim de onun adı kadar saygı ve memnuniyet uyandıramaz.
… Yaşamı sona erdiğinde, Türkiye’deki tüm yaşamı pürüzsüz bir şekilde kökünden değiştiren dâhinin yanı sıra uluslararası ilişkilerde doğruyu ve sadece doğruyu yapan bir insan da öldü.”
“O cesareti, bilgeliği, nezaketi, mizah yeteneği, cazibesi ve kararlılığıyla Türkiye’nin olgunlaşmasını sağladı.”
THE OBSERVER 13 Kasım 1938
“Cumhuriyet Türkiye’sinin Devlet Reisi Kemal ATATÜRK diğer liderlerde görmeye alışmadığımız şu kıymetli vasıfları kendi şahsında toplamış bulunuyor: Tevazu, ehliyet ve muvaffakiyet.”
THE TRUTH (3 Haziran 1937 tarihli ANADOLU AJANSI’ndan)
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI: “İngiliz ulusu, ATATÜRK’ün devlet adamı niteliklerini ve ortaklaşa bağlı bulunduğumuz Batı idealleriyle iki ülkemiz arasındaki dostluğun kuvvetlenmesi yönünde yaptıklarını hayranlık ve minnettarlıkla daima anacaktır.”
II. Elizabeth İngiltere Kraliçesi
“Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dâhi çağımızda Türk ulusuna nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi?”
Lloyd GEORGE İngiltere Başbakanı
“Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten ATATÜRK’ün ölümü yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın onun ardından döktüğü içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye’nin Ata’sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir.”
Winston CHURCHILL İngiltere Başbakanı (Tan, 18 Aralık 1938)
“Görüşü o kadar keskin ve sıhhatli idi ki olayların gidişi, halkın duyguları ve Türkiye’nin dış münasebetlerle ilgili ihtiyacı hakkındaki sezişleri şaşılacak bir şekilde doğru çıkardı.”
“Türkiye, ATATÜRK gibi bir evlat yetiştirdiği için bahtiyardır.” Sir Percy LORAINE İngiltere Eski Büyükelçisi
“Ben şimdiye kadar on beş hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmî konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal’de büyük bir ruh kudretinin esrarı var.”
Sir Charles TOWNSHEND İngiliz General
“Kuvvetli, karakterli ve dünya ulusları arasında kendi ulusunun haklı durumu üzerinde kesin ve pratik görüşlü bir adam olarak o, hiçbir zaman kişisel şöhret ve yükselme peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarlarını her şeyin üstünde tutan ve ulusu için en faydalı sonuca varmaya çalışan bu zat, gücünü damarlarına işlemiş görev duygusundan alıyordu.”
A.RAWLINSON İngiliz Albay
“ATATÜRK, kurtardığı Türkiye’ye sağlam temeller ve ilerideki gelişmesi için belirli bir amaç bırakmıştı. Ona yalnız sağlam kuruluşlar vermekle kalmadı. Kökünü yurtseverlikten alan, kendi kendisine karşı güven duygusuyla beslenen ve yeni enerjiler için verimli ödüller vadeden bir millî ülkü de sağladı.”
Lord KINROSS İngiliz Yazar
“Mustafa Kemal, memleketinin nüfuz ve itibarını yüksek bir seviyeye eriştirdi. Doğulu bir ulustan yeni bir Batı devleti kurarak insanlık tarihinde kendine eşsiz bir yer sağladı. Bu ilerici ve Batılılaşmış Türk, gerek kişiliği gerek başarıları dolayısıyla hayranlık ve saygılarımıza layıktır.”
Arnold TOYNBEE İngiliz Tarihçi
İRAN
BASIN: “Bu gibi dehalar ancak görünüşte ölürler. Çünkü gerçekte uluslarının anlayış ve görüşlerinde derin ve silinmez izler bırakan eserleriyle daima hayattadırlar.”
TAHRAN (Ulus, 23 Kasım 1938)
DEVLET ADAMLARI: “Dünya tarihinde, Kemal ATATÜRK gibi önemli bir görevi kesin şekilde başarı ile sonuçlandıran ve bir ulusun mutlu geleceğini sağlayacak sorumlulukları üzerine alan dürüst insanlara çok ender rastlanmaktadır. Bu azim ve irade iledir ki ATATÜRK; deha seziş ve başarıcılığı ile yalnız neticesiz bir savaşla uçurum kenarına gelmiş bulunan yurdunu kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda memleketini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak bütün temelleri atmıştır.”
Rıza PEHLEVİ İran Şahı
İRLANDA
BASIN:
“Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra girilen kriz sonucunda Türkiye dikkat çekici bir kapasiteye, ispatlanmış bir kabiliyet ve cesarete sahip olan ve popülerliği tartışılmaz bir lidere sahip oldu. Bu lider Mustafa Kemal’di. Çanakkale Taarruzu’nda büyük başarılarla hizmet veren bir subaydı ve hayatının büyük bir bölümünü ülkesini iç ve dış mihrakların egemenliğinden kurtarmaya adamıştı.”
THE IRISH TIMES 11 Kasım 1938
“Yirmi yılda bu dikkate şayan adam dünyanın en geri kalmış ülkelerinden birini gelecekte dünyanın hesaba katması gereken güçlü bir millet hâline dönüştürdü.”
THE IRISH TIMES 11 Kasım 1938
İSPANYA
BASIN:
“Hiç şüphe yok ki Türkiye bugün yürürlükte olan sosyal ve siyasi reformları bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle gerçekleştiren Kemal ATATÜRK’e çok şey borçlu.
ABC 11 Kasım 1938
İSVİÇRE
BASIN:
“Türk gençliği ATATÜRK’ün ruhuna inanmıştır; asla geriye adım atmayacak, tereddüt etmeden kendisine gösterilen yolda ilerleyecektir.”
NEUE ZÜRCHER ZEITUNG 10 Kasım 1938
“Cumhuriyet rejiminin kuruluşundan beri Mustafa Kemal’in yabancı büyük güçlerle ilişkilerinde güttüğü amaç, Türkiye’nin bağımsızlığına ya da hareket özgürlüğüne zarar vermeden, bütün güç odaklarıyla iyi ilişkiler sürdürmekti.”
LA TRIBUNE DES NATIONS 17 Kasım 1938
“Türklerin Gazi adını verdikleri adam, Türkiye’ye yalnız siyasi istiklalini vermekle kalmadı; o tam manasıyla ve her şeyi tamam yepyeni bir devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yarattı. Bu devleti teşkilatlandırdı, modern bir form verdi, sağlam bir politika temeli kurdu ve uzağı gören azimli bir ‘aile babası’ gibi kendi yarattığı devleti idare etti. Bugünkü canlı Türkiye, Cumhur Reisi ATATÜRK’ün ve etrafını saran sadık, zeki adamlarının eseridir. Bir devlet adamının ilk vasfı çalışma arkadaşlarını seçmesini bilmesidir. Türkiye Cumhur Reisi bu vasfı mükemmel surette göstermiştir.”
JOURNAL DE MONTREUX (Ulus, 2 Temmuz 1936)
BİLİM ADAMLARI: “Burada Arap alfabesinden Türk alfabesine geçişin öyküsünü de anlatabilirdim. Bu öyle bir sosyal evrimdir ki Avrupa’da imkânsız olduğu düşünülürdü. ATATÜRK, Türkiye’nin kati bir şekilde çağdaşlaşmasının aracı olarak gördüğü için bu değişimi bütün benliğiyle istedi.”
Eugene PITTARD İsviçreli Profesör (Journal de Geneve, 14 Kasım 1938)
İTALYA
BASIN: “ATATÜRK’ün ölümü ile Orta Doğu’nun gelişmesinde, ilerlemesinde birinci derecede öncü olan son derece kuvvetli bir devlet adamı kaybolmuştur.
TRIBUNA (Ulus, 15 Kasım 1938)
“Yalnız devrimleri bile ATATÜRK isminin modern zamanların en cesur ıslahatçıları arasına kaydedilmesi için kâfidir.”
MESSAGGERO
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI: Kemal ATATÜRK, yalnız yeni Türkiye’nin sembolü değil, aynı zamanda çağımızın en ilgi çekici şahsiyetlerinden birisidir. Çalışkan, güçlü ve hür Avrupa’nın diğer ülkeleri ile iş birliğine sağlam şekilde bağlı olan Türkiye, bugün de onun izinde yürümektedir.”
Giovanni LEONE İtalya Başbakanı
“Devletinin yenilmez başkanı, komutanı, en önemlisi kurucusu. Doğduğu andan öldüğü ana kadar galibiyet içinde yaşanmış bir hayat; ne olağanüstü bir geçmiş…
Tüm bunlar, başarıların ardından her zaman söylenen ve bilinen doğrular ama konu Kemal ATATÜRK’ün kendisi olunca her şey gerçek ötesi bir hâl alıyor.”
Kont SFORZA İtalya Eski Dışişleri Bakanı (The Sunday Times, 20 Kasım 1938)
“Bir devlet başkanının yurttaşlarını dil bayramına davet etmesi ve ulusun silaha sarılırcasına kuvvetli bir coşkunluk ve tutkunlukla buna cevap vermesi tarihte ilk defa gerçekleşmektedir.”
Ezzio BARTELİNİ İtalyan Yazar
JAPONYA
BASIN: “Erzurum ve Sivas Kongrelerini düzenleyip başına geçtiği milliyetçi hareketi zafere taşıyan Kemal ATATÜRK’ün kariyerinin modern dünyada henüz bir eşine rastlanmamıştır. Ondan önce de birçok önder uluslar yarattı. Ama onun işi hepsinden zordu. O, asırlardır çürümeye yüz tutmuş bir ulusun yeniden ayakları üzerinde durmasını sağladı.”
THE JAPAN TIMES 12 Kasım 1938
“Sarışın, mavi gözlü yurtsever, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı, ülkesi uğruna bir ömre pek çok devlet başkanından daha fazla şey sığdırmayı başarmış Mustafa Kemal ATATÜRK... Cumhurbaşkanı ATATÜRK’ün kuşkusuz yetenekli yardımcıları, sadık izleyicileri vardı fakat Cumhuriyet’in kuruluşundan (29 Ekim 1923) bu yana Türk dış ve iç politikasına damgasını vuran sıra dışı gerçekçilik, tümüyle onun özgün dehasının eseridir.”
THE JAPAN TIMES 13 Kasım 1938
“Türkiye’nin kaderi üzerinde birinci derecede etkili olmuş bu asker ve devlet adamı, ilerleme adına enerjisini ve prestijini ortaya koydu. Bu yılmak bilmez adamın yüz yüze geldiği büyük güçlükler karşısında çağımızın hiçbir lideri daha fazlasını yapamazdı.
ATATÜRK ve 1923’te kurduğu yeni devlet için ‘olağanüstü bir adam, olağanüstü bir devrim’ denmişti. Dünya Savaşı’nı izleyen devrimlerden hiçbiri, ATATÜRK’ün yönettiği Türk Ulusal Devrimi kadar çabuk gerçekleştirilmemiş ve onun kadar çarpıcı sonuçlara ulaşmamıştır.”
THE JAPAN TIMES 13 Kasım 1938
“Sadece yirmi yıl gibi kısa bir süre içinde diplomatik hamlelerle Türkiye’yi sessiz sedasız Yakın Doğu ulusları arasında birinci sıraya yükselten ve İslam ülkeleri arasında emsali bulunmayan gerçek bir refaha kavuşturan kişiydi Cumhurbaşkanı ATATÜRK.
Ülkesini istemeden yalnız bırakmış olsa da biz onu dünyanın büyük adamları denilen insanlardan ancak birkaçının el birliğiyle altından kalkabileceği bir görevi başarıyla tamamlamış bir devlet adamı, sosyal reformcu ve diplomat olarak görmeye devam edeceğiz.”
THE OSAKA MAINICHI 13 Kasım 1938
“Biz Japonlar, Türkiye’den yaklaşık yarım yüzyıl önce benzeri görülmemiş bir yeniden yapılanmaya giderek tüm dünyayı şaşkınlığa boğmuştuk. O nedenle Türklerin başarısında bu kadar şaşılacak bir yön bulmayabiliriz. Ancak hiç unutmayalım ki biz yaptıklarımızı imparatorun saygın kudreti sayesinde yapabildik. Oysa Kemal ATATÜRK’ün… ulusu çıplak elleriyle kaderin pençesinden çekip aldığı ve gerçek bir ulusal reform sürecini başarıya kavuşturduğu ortam ve koşullar, bizimkinden baştan aşağıya farklıydı. Kemal ATATÜRK’ün karşı karşıya bulunduğu (ve başa çıkmayı başardığı) son derece tehlikeli durumu ve giydiği ateşten gömleği bizim yaşadıklarımızla karşılaştırırsak bizim çok daha talihli olduğumuzu görerek ona derin bir sempati duymaktan kendimizi alamayız.”
THE OSAKA MAINICHI 13 Kasım 1938
DEVLET ADAMLARI:
“Japonya’da ATATÜRK, Birinci Dünya Savaşı sonrası yıkımlarından Türkiye’yi kurtararak büyük zafere ulaştıran kahraman ve Osmanlı İmparatorluğu yıkıntılarından yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan büyük bir devlet adamı olarak çok iyi tanınmaktadır. Özellikle ATATÜRK’ün Türk Dili Devrimi’ni gerçekleştirmesi ve dinle siyaseti birbirinden ayırarak Türk toplumunun modernleşmesini sağlamak yolundaki çabalarına karşı büyük bir hayranlık duymaktayız.”
Hayato IKEDA Japonya Başbakanı (Cumhuriyet, 11 Kasım 1963)
LİTVANYA
BASIN: “Kemal sadece ortaya yeni bir yapı çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda bu yeni yapının milyonlarca insanın kalbinde taht kurmasını da sağladı. Bu yapının eskisine nazaran daha iyi, daha hafif ve çok daha güzel olduğunu kanıtlayacak zaman da buldu. Alev alev yanan yürekler bu yapıyı besleyip büyütecek. Kemal artık rahat uyuyabilir.”
LIETUVOS AIDAS 13 Kasım 1938
“Kemal’in bıraktığı görkemli miras, sadece gayretli bir milletin yeniden canlanan ruhunu değil, Kemal’in yarattığı mucize karşısında Avrupa’nın ve hatta bütün dünyanın duyduğu huşuyu ihtiva ediyor. Kemal’in Türkiye’si artık diğer ülkelerin nazarında yeni bir itibara ve Avrupa camiasında layık olduğu bir mevkiye sahip.”
LIETUVOS AIDAS 13 Kasım 1938
MACARİSTAN
BASIN:
“Macaristan, Gazi Kemal ATATÜRK’ü, Türkiye’ye dayatılmış Paris Barış Antlaşmaları ağını ilk kez delen ve yırtıp atan, Türkiye’yi hayata döndüren devlet adamı olarak tanımış ve aynı zamanda Türkiye’yi değiştiren reformcu kimliğine hayranlık duymuştur.”
PESTER LLOYD 11 Kasım 1938
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal ATATÜRK’ün ölümüyle asrın en büyük şahsiyetlerinden biri, Türk milletinin kumandanı, büyük bir devlet başkanı, bir organizasyon dehası bu dünyadan ayrıldı.”
PESTI HIRLAP 12 Kasım 1938
BİLİM ADAMLARI:
“Türkiye’yi bir arı kovanına ve bütün Türkleri de bal aramaya çıkmış çalışkan arılara benzetiyorum. Nasıl arılar beylerinin etrafında toplanıp çalışırlarsa bütün Türk ulusu bugün büyük dahi Gazi Mustafa Kemal’in etrafında toplanmışlardır.”
M.Zajti FRANEZ Macar Profesör (Cumhuriyet, 9 Ekim 1932)
“Kurtarıcı ATATÜRK, düşüncelerini kendi istediği gibi gerçekleştirmek hakkını bile kullanmadı. Her şeyde ulusunun dilek ve iradesini ilk ve kesin bir ölçü saydı. Türk ulusunun sevgisinden başka hiçbir amaç ve istek tanımadı.”
Fekete LAJOS Macar Profesör
MISIR
BASIN:
“Yeni Türkiye, daha doğrusu Kemalist Türkiye’nin yaptığı ilerlemeler her sahaya ve her mesai şubesine şamildir.”
ELMUKATTAM 4 Ocak 1936
“Bugün toprak, kahramanlığı, destanı dillerde dolaşan bir adamı içine almış bulunuyor. Fakat tarih onun adını ölümsüzleştirecektir.”
EL-AHRAM
BİLİM ADAMLARI:
“Bir adamın ele avuca sığmaz iradesi ve olağanüstü yönetimiyle Türkler ve yeni Türkiye ruh ve cisim bakımından tamamen değişmişlerdir. Türk halkı kuvvetli ve gururlu bir ulus, Türkiye bayındır bir ülke olmuştur. Artık büyük devletlerin peyki (uydusu) olmak şöyle dursun Türkiye, dostluğunu kazanmak çareleri aranan güçlü bir varlıktır.”
Aziz HANKI Mısırlı Yazar
“ATATÜRK’ün Doğu için değeri, somut ve olumludur. Çünkü o, bize kültürce Batı’nın etkileri altında kalıp boğuluruz diye duyduğumuz korkuların temelsiz olduğunu göstermiştir. O, Doğulu uluslara, ulusal bütünlüklerini yitirmeden kendi değerlerini yeni durumlara nasıl uygulayacaklarını göstermiştir.”
M.M. MOUSHARRAFA Mısırlı Yazar
PAKİSTAN
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI:
“Bütün dünyada ve özellikle Orta Doğu’daki Müslüman devletlere örnek olacak modern Türkiye’nin inşasında ve kuruluşunda bu kadar fevkalade ve çarpıcı hizmetler veren bir kişi hakkında tatmin edici bir şekilde konuşmak imkânsızdır. Halkını kurtarıp örgütlemede kullandığı fevkalade yöntemlerin ve bütün olanaksızlıklara karşı savaşmasının dünyada bir eşi daha yoktur.
Onun ölümüyle sadece Müslümanlar değil, bütün dünya şimdiye kadar gelmiş en büyük insanlarından birini kaybetti.”
Muhammet Ali CİNNAH Pakistan Devlet Başkanı (The Statesman, 11 Kasım 1938)
“O, Türkiye’yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti. Kemal ATATÜRK’ün ölümüyle Müslüman dünyası en büyük kahramanını kaybetmiştir.”
Muhammed Ali CİNNAH Pakistan Devlet Başkanı (Millet gazetesi, 10 Kasım 1954)
“Kemal ATATÜRK yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan’da onu, gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz.”
Eyüp Han Pakistan Devlet Başkanı (Cumhuriyet, 10 Kasım 1963)
“Bizim aslımız rengi uçmuş bir kıvılcım iken onun bakışıyla cihanı kaplayan ve aydınlatan bir güneş hâline geldik.”
Muhammed İKBAL Pakistanlı Şair
ROMANYA
BASIN:
“Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Gazi ATATÜRK, belki de zamanımızın en büyüklerinden biriydi çünkü onun yaptıkları gerçekten mucizedir.
Türkiye Cumhuriyeti! Bu sözcüklerde büyük ATATÜRK’ün muhteşem eserini meydana getiren köklü politik, ekonomik, mali değişikliklerin anlamı saklıdır.”
UNIVERSUL 12 Kasım 1938
DEVLET VE BİLİM ADAMLARI:
“ATATÜRK dünya üzerinde yeni bir devir açmış bir insandır. Ben onun Türk kadınlarına hak vererek ve bir ülkede, anayı yakışırı olduğu yüceliğe eriştirip Batı’ya ders verdiğini nasıl unuturum?”
Prenses Aleksandrina CANTACUZENE Uluslararası Kadınlar Birliği Romanya Delegesi (Cumhuriyet, 15 Nisan 1935)
“ATATÜRK için yüzyılımızın en büyük insanı desek mübalağa etmez ancak gerçeği belirtmiş oluruz. O, devrimcilerin en büyüğüdür ve yüzyılımız bu en büyük devrimcisine çok şey borçludur.”
Martinescu ASAU Romen Yazar
SİNGAPUR
BASIN:
“Gazi Mustafa Kemal Paşa efsanesinin temelinde iki olağanüstü başarı yatıyor: Bunlardan birincisi, Mustafa Kemal’in son nefesini vermekte olan bir imparatorluğun yıkıntılarından bir cumhuriyet yaratması. İkinci başarı da halkı bu Cumhuriyet’i yaşatacak şekilde eğitmesi.”
MALAYA TRIBUNE 11 Kasım 1938
SOVYET SOSYALİST CUMHURİYETLER BİRLİĞİ
BASIN:
“Mustafa Kemal’in büyük askerî zekâsı ve aklı, geniş ufku ve millî davaya sadık olması, onu Türk halkının Millî Kurtuluş Hareketi’nde ünlü bir önder olarak öne çıkardı.”
“Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanı olduğu dönemde Türkiye iç durumunu iyileştirerek uluslararası alanda yerini pekiştirmiş, sanayisini kurmaya başlamış, uluslararası politikada önemli bir rol oynar hâle gelmiştir.”
IZVESTIA 11 Kasım 1938
DEVLET ADAMLARI:
“Dost Türkiye’de gördüğümüz ve işittiğimiz şeylerin bütünü, bizde, şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli şefinin idaresi altında herkesin teveccüh ve hürmetini celbeden büyük Türk milletinin millî istiklalini devamlı bir muvaffakiyetle takviye etmiş ve yeni millî bünyesini vücuda getirmiş olduğu kanaatini hasıl etmiştir.”
Mihail KALİNİN Sovyet Devlet Adamı
“Yakın ve Orta Doğu’da ilk cumhuriyet, doğuşunu ona borçludur. Bu cumhuriyet, birçok ulusun millî özgürlük savaşlarına ışık tutmuştur. ATATÜRK’ün yönetimindeki Türkiye’nin uluslararası otoritesi yükselmiş ve ülkesi dünya siyasetinde önemli bir rol oynamaya başlamıştır.
Nikita S. KRUŞÇEV Sovyet Devlet Adamı (Cumhuriyet, 10 Kasım 1963)
“Osmanlı İmparatorluğu’nun yerinde bugün Büyük Şefi ATATÜRK’ün yönetimiyle ilerleyen ve barış için en büyük etken olan genç bir Türkiye vardır.”
Maksim LİTVİNOV Sovyet Dışişleri Bakanı
TUNUS
DEVLET ADAMLARI:
“Biz onun kişiliğinde, savaş alanlarında, büyük bir asker olduğunu ispat ettikten sonra her şeyin büsbütün kaybolduğunun sanıldığı bir anda ulusundan umudunu kesmeyi şiddetle reddeden, Tanrı’nın seçtiği büyük insanı yüceltiyor, kutluyoruz.
ATATÜRK böylece ölümü köleliğe üstün tutan bir ulusun neler yapabileceğini hayretler içinde kalan dünyaya göstermiştir. Bu örnek unutulmayacak, onun ölmez eseri, egemenliklerini elde etmiş ulusların kaderlerine hükmedenler için ışıklı bir örnek ve bir ilham kaynağı olarak kalacaktır.”
Habip BURGİBA Tunus Devlet Başkanı (Cumhuriyet, 10 Kasım 1963)
“Sakarya Savaşı, Sakarya Zaferi, yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemez miyim, onun ruhunda bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım?”
Habip BURGİBA Tunus Devlet Başkanı (Cumhuriyet, 26 Mart 1965)
YENİ ZELANDA
BASIN:
“ATATÜRK muhteşem bir generaldi, fırsatları kullanan ve belki de Büyük Savaş’ın yarattığı en iyi generaldi. ANZAC’ların Boğazlarda başarısızlığa uğraması tamamen onun kişisel girişimciliği, konulara hâkimiyeti ve kişiliğinde var olan unsurlardan kaynaklanıyordu.”
“Her gerçek asker gibi son derece parlak başarılarına rağmen savaşmayı hiç sevmezdi. Askerleştirilmiş bir milletin başında bulunan sağlam durumdaki bir lider olarak güçsüz komşularının üzerine saldırmadı ve başka ülkelerin aralarındaki tartışmalara karışmadı. Fesatçı ve ihtiraslı düşmanlarını saf dışı ederken acımasızdı fakat sıradan Türkler için ise bir babanın vereceği sevgiyi ve şefkati göstermişti.”
EVENING POST 11 Kasım 1938
“Şu anda açıkça görebiliyoruz ki Kemal ATATÜRK olmasaydı modern Türkiye diye bir şey de olmayacaktı. Ülkesini dünya ülkeleri arasında halkının asırlarca rüyasında bile göremediği bir konuma taşıdı. Ulusal sınırlar dışında kalan birtakım toprakları elinde tutmanın bir kudret değil, zafiyet kaynağı olduğunu görecek kadar bilgeydi. Ulusunu, diğer ülkelerin ittifak yapmak ve teveccühünü kazanmak için uğraştığı önemli bir ulus hâline getirdi.”
DOMINION 11 Kasım 1938
YUGOSLAVYA
BASIN:
“ ATATÜRK’ün kendi hayatını Türk milletinin hayatına adadığına dair sayısız delil vardır. ATATÜRK halk arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin sade bir vatandaşı gibi hareket ediyor, fakir Anadolu köylüsüne ve sade vatandaşa değer veriyordu. Yurt gezilerinde herkesle yakın temasta bulunmaktan kendini alamıyordu. Herkese halk insanı olarak sesleniyordu.”
POLITIKA 12 Kasım 1938
“O gerçek bir ATATÜRK’tür. Çünkü yeni bir devleti bir sihirbaz olarak değil, ona yeni ufuklar açan gerçek bir önder olarak ortaya çıkarmıştır. O, yalnızca yeni bir uygarlığın kurucusu değildir. O, aynı zamanda, uygarlığın en yüksek değerlerine kadar ilerleyecek yepyeni bir Türkiye’nin de manevi ATA’sıdır.”
POLITIKA 12 Kasım 1938
“Dünya şimdiye kadar kürsülere çıkmış en değerli halk liderini, cumhurbaşkanını ve çağdaş tarihin Yakın Doğu’daki en büyük devlet adamını yitirdi.”
“Yüzünün dış görünüşü iç özelliklerine ve kabiliyetlerine uyuyordu. İç özelliklerinden mahareti, becerikliliği, toplum sevgisi, kararlılığı, kandırılamayışı, devrimciliği, reformculuğu, yaratıcılığı, çalışkanlığı, cüretkârlığı ve ihtirası devrimci-ilerici ve millî idealleri yüksek kişilere özgü vasıflardır.”
POLITIKA 13 Kasım 1938
“Milletinin mutluluğu ve refahı için sağlığından feragat eden, hayatı boyunca hiç durmadan çalışan, aynı hayatı bu yüce ülkü için defalarca tehlikeye atan, yine bu ülkü için karşısına çıkan bütün engelleri aşan, bütün zincirleri koparan büyük Önder Kemal ATATÜRK’ü anlatmaya kelimeler yetmez. Ama yaptıklarına verebileceğimiz en iyi örnek, yeni, modern, zengin ve güçlü Türkiye Cumhuriyeti’dir.”
PRAVDA 11 Kasım 1938
“Gazi Mustafa Kemal, imzaladıkları Lozan Antlaşması’na hep uymuş ve milletlerarası ilişkilerde hep barışçıl olmuştur. Haklı olduğu alanlarda hakkını aramayı da bilmiştir.”
PRAVDA 11 Kasım 1938
DEVLET ADAMLARI:
“Kemal ATATÜRK, çağımızın en büyük şahsiyetlerinden biridir. Yaptığı işler, karakteri ve dehası tartışılmaz büyüklüktedir. Türk tarihinin en karanlık döneminde ortaya çıkmış, yeni bir Türk Devleti yaratmış ve bu devleti ekonomik ve politik bakımdan üst düzeylere taşımıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, ATATÜRK sayesinde uluslararası alanda saygın bir yer edinmiştir. Türkiye, bölgesinin ve dünyanın en önemli ülkelerinden biridir.”
M. STOYADİNOVİÇ Yugoslavya İçişleri Bakanı (Politika, 22 Kasım 1938)
YUNANİSTAN
BASIN:
“O, iki ülkeyi, Türkiye ve Yunanistan’ı birbirine yaklaştırdı. Barış ve ilerleme yolunda dost ve müttefik yaptı. Ölüm, bir zamanın büyük rakibini, dünün büyük dostunu her tür siyasi ihtirastan uzak gerçek bir insan olarak dünya tarihine teslim etti.”
KATHİMERİNİ 11 Kasım 1938
“Ülkeler, büyük adamlar için çok heykeller dikecekler ve şanlı yollarda kendilerine iyi kılavuz olanları hep hatırlayacaklardır. Ama Türkiye, dağları delmeli, en derinlerde bile olsa arayıp bulacağı en değerli taştan Kemal ATATÜRK’ün heykelini yapmalıdır. Çünkü Türkiye, dost-düşman herkesin kıskandığı, hayran kaldığı bir insana sahip olma şansına kavuşmuştu. Onun ölümü, sadece Türkiye için değil, bütün dünya uygarlığı için büyük bir kayıptır.”
KATHİMERİNİ 11 Kasım 1938
“Mustafa Kemal, Anadolu’daki zaferiyle kazandığı güç ve destekle donanmış olarak cesur reformlar başlattı. Bu reformlar sayesinde, Türkiye birkaç yıl içinde bütün dünyanın hayranlıkla baktığı büyük ilerlemeleri sağlayan bir devlet hâline geldi.”
KATHİMERİNİ 11 Kasım 1938
“O, hiç tereddütsüz çağdaş medeni devletler arasında bulunan bir devletin kurucusuydu. Ölümü şüphesiz dost ve müttefik ülke için bir darbedir. Ancak attığı temeller, yeni Türkiye’nin üzerinde dayandığı ve ilerleyeceği granittir. Tarih de bu granitin üzerine büyük reformcu Kemal ATATÜRK’ün adını kazmıştır.”
VRADİNİ 10 Kasım 1938
“Kemal ATATÜRK ve destanlaşan mücadelesindeki seçkin yoldaşları tarafından yaratılan bu yeni Türkiye’ye, Yunanistan samimi dostluk ve müttefiklik bağlarıyla bağlandı. O zaman Ege’nin iki yakasında, anlaşılmaz bir şekilde yüzyıllar boyu kılıçlarını çarpıştıran bu iki halk için yeni bir dönem başladı: Bugün ve yarın için yakın iş birliği dönemi. Kemal ATATÜRK, Balkanlarda her şeye yeni bir biçim veren bu büyük tarihî değişimin mimarlarındandı. O, şanlı hayatı boyunca Yunanistan’ın samimi bir dostu oldu. Ruhunun bütün gücüyle iki halkın iş birliğine inandı. Yunan halkı, bütün ruhuyla dost ve müttefik Türk halkının büyük yasını paylaşıyor.”
VRADİNİ 11 Kasım 1938
DEVLET ADAMLARI:
“Onun yeni Türkiye’yi yaratan mucizesi, yüzyılları geride bırakan bir anıt olarak kalacaktır.”
General METAKS
Yunanistan Başbakanı (Cumhuriyet, 23 Kasım 1938)
“Anadolu’yu nüfuz mıntıkalarına ayırarak Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘esvaplarını’ paylaşmak isteyen ve sıkıyı görünce diplomasi yolu ile işin içinden sıyrılıp kaçan İngiliz, Fransız ve İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırıp bizi de mağlup ettikten sonra karşımızda alelade bir adam bulunmadığını ve hakiki yaratıcı kudretini kavramaktan uzak kalmış olduğumuzu kabul ettik.”
Yorgi PESMAZOĞLU Yunan Ekonomi Bakanı
Kaynak: ata.msb.gov.tr — Millî Savunma Bakanlığı Atatürk Bilgi Sistemi.